NEDEN ?

https://plagiarism-turkish.blogspot.com


Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim - Yasal Çerçeve ve Uygulamalar -
Devlet Denetleme Kurulu Raporu (2009) lütfen tıklayın

2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporu (2016) lütfen tıklayın

Bilim Akademisinin Sahte Belge ve İmza Üretimi Hakkındaki Açıklaması (2025) lütfen tıklayın

“Sahte Diploma Soruşturması” Hakkında Kamuoyu Bilgilendirmesi - Türkiye Barolar Birliği (2025) lütfen tıklayın

Prof. Dr. Selçuk Candansayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Selçuk Candansayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2025

Prof. Dr. Selçuk CANDANSAYAR - Naylondan diplomalar zamanı (BirGün)

Sahte diploma ve e-imza sahteciliği skandalı gerçekte halı yıkamacısı olan bir “üçkağıtçının” sahte psikolog diplomasıyla insanları kandırması üzerinden tartışılıyor. Suçluların en “garibanlarından” biri odağa alınarak, çete reisleri dikkatlerden kaçırılıyor.

Sahte psikolog haberi, her üniversite sınavı sonrası anaakım medyanın köpürttüğü “dağdaki çoban, hiç dersaneye gitmeden Boğaziçi’ni, ODTÜ’yü kazandı” haberleriyle benzer işlevi görüyor. Yoksul ama zeki çobanımız, bakın gördünüz mü çalışınca oluyor mesajını yayarak eğitim sistemindeki eşitsizliği gözden kaçırır, yüzbinlerce yoksul öğrencinin sınav başarısızlığının üstünü örter. Halı yıkamacı psikolog da “büyük sahtekarların” soruşturulmasının önünü kesip, skandalı bir kaç üçkağıtçının basit suçu düzeyine indirir, sistemin sorgulanmamasını sağlamaya çalışır.

Sorun sahte ehliyet, lisans diploması, tapu, başkasının imzasıyla kredi çekme, şirket kurma vs. dolandırıcılıkların çok daha ötesinde. E-imza sahteciliği ile ilgili dava dosyasını inceleyenler de çoğu suçun klasik dolandırıcılık yöntemlerinin teknolojik olanaklardan yararlanılarak yapılması olduğunu görüyorlar. Bu hal, sahtecilik suçunun ağırlığını ve tehlikelerini azaltmıyor. Oturduğunuz tapulu evinizin sizin “sahte e imzanızla” satılmasının ve tapu kayıtlarına göre de bu satışı sizin yaptığınızın kayıtlı olmasının basit bir suç olmadığı ortada. Bu tip dolandırıcılıkların teknolojinin yardımıyla yaygınlaşması ve binlerce mağdura yol açması da basit bir durum değil elbet.

Günümüzdeki sahtecilikleri, geçmişteki klasik sahteciliklerden ayıran asıl fark başka bir alanda. Sahteciliği yapanın elde ettiği sahte belge, diploma, yetki vb. her ne güçse onun sahte değil de gerçek olduğuna kendisinin de inanması. Demem o ki, elde ettiği belgeye “büyüsel bir güç” atfederek, madem artık diplomam var, o halde biliyorum ve yapabilirim diye kendisinin de inanması.

Kendi disiplinimden bir örnek vererek açıklamaya çalışacağım. Öğrenciliğimden başlatırsam, 44 yıldır tıp fakültesinde çalışıyorum. Bu yarım yüzyıla yaklaşan dönem boyunca üniversite ortamında hak etmeden alınmış diploma, unvan vs sahibi olan insanlarla hemen her zaman karşılaşmışızdır. Bu insanlar hep vardılar ama neredeyse net bir tarih verebilecek kesinlikte iki farklı dönemde özellikleri farklıydı. Bir çok meslektaşımın da bana katılacağını düşündüğüm bu net tarih, 2010-11 öncesi ve sonrası.

İLK DEPREME KADAR DAYANIR

Tıp, uygulamalı bir disiplin, kanlı canlı insana müdahale edilir. İlaç verilir, ameliyat yapılır vs. Sosyal bilimci arkadaşlar kızmasın ama yanlış yapılan bir sosyolojik analizin neden olabileceği sonuçlarla karşılaştırılamaz. Tıp disiplininde yanlış yaparsanız öldürürsünüz! Kolonları yanlış yerleştirilmiş bir bina yine de yıllarca ya da ilk depreme kadar ayakta kalabilir. Tıpta ise, bir saate kalmaz öldürebilirsiniz.

İki binlerin ortalarına kadar da öyle ya da böyle doktor olmuş, şu ya da bu şekilde ihtisas yapmış, ardından da kurduğu çoğu zaman siyasi, kimi zaman memleketlilik, bazen de hoca şakşakçılığı ile hak etmeden doçent, profesör olmuş insanlar olurdu. Fakülte içinde, misal cerrahi profesörü olarak kasım kasım kasılarak gezerler, çoğu zaman asistanlarına hazırlattıkları dersleri anlatır, punduna getirip idari bir görev kapmaya bakarlardı. En uyanıkları memleketten gelen tüm hastaların hastanedeki işlerini kovalayıp, siyasi rant devşirip, milletvekili olmaya çalışırlardı. Bu “hocalar” bütün bu “işleri” yaparlar ama “hastaya ellerini sürmezlerdi”. Hadlerini bilirlerdi!

DAHA DONAMSIZ DAHA BİLGİSİZ

Son on beş yıldır, benzeri “hocalar” hasta tedavi edebileceklerine kendileri de inanıyorlar! Bu insanlar için tıp fakültesinin 6 yıllık eğitimi, doktor olmayı öğrenmek analıma gelmiyor. Tıpta Uzmanlık Sınavına girebilmek için sınava hazırlanmakla geçen bir süre. Çoğu tıp öğrencisi son iki yıl TUS dersanesine yazılıyor ve sadece sınava hazırlanıyor ya da elde ettiği çalınmış sınav sorularının cevaplarını ezberlemeye. TUS’u kazanıp uzmanlık eğitimine girince de bu kez uzmanlık eğitimi (ihtisas), uzmanlık belgesinin alınması için sabırla beklenmesi gereken 4-5 yıldan öte bir anlam taşımıyor. Uzmanlık tezi bir özel merkeze yazdırılıyor. Ardından mecburi hizmette bu kez parayla araştırma basan “sahte bilimsel” dergilerde doçentlik başvurusu için gereken makaleler yayınlatılıyor. Sahte bilimsel dergi derken kastım kağıt üstünde her şeyi gerçek olan ama aslında “bilimsel hiçbir değeri olmayan” dergiler. Mecburi hizmet bittikten sonra, eğer AKP-MHP bloğundan bir referans getirebiliyorlarsa direkt öğretim üyesi kadrosuna atanıyorlar. Doçentlik sınavı tamamen kağıt üzerinde yapılıyor. Gerekli ölçütler kağıt üzerinde karşılanmışsa da doçent olunuveriliyor.

Asıl sorunlardan can alıcı olan burada başlıyor. Bu şekilde doçent olanlar kendileri de kendilerinin artık doçent düzeyinde yetkin olduklarına inanıyor ve hasta tedavi etmeye, ders vermeye, asistan yetiştirmeye başlıyorlar!  Kısa vadede can alıcı olan hakikaten can alabilmeleri, uzun vadede ise her sonra gelen kuşağın bir öncekinden daha niteliksiz, daha donanımsız, daha bilgisiz olması.

Tıp için böyle de, iktisat için farklı mı? Bir üniversitenin “yalakalık” olsun diye verdiği fahri ekonomi profesörü unvanını alan da kendisinin ekonomide profesör yetkinliğinde olduğuna inanıyor. Mimar bina tasarlıyor, makine mühendisi makine yapıyor, jeoloji mühendisi sondaj yapıyor, matematik öğretmeni matematik öğretiyor.

Sevgili Turgut Uyar’ın olağanüstü dizelerini günümüze uyarlamamız gerekiyor; aslında korkulacak çok şey var, çünkü her şey naylondan…

9 Eylül 2010

Prof. Dr. Selçuk Candansayar - KESTİRMEDEN BİLİMCİ OLMAK

NTV BİLİM, Haziran 2010

Olmayan cihazlarla, hayalet hastalarla araştırma yapmanın, saygın kitaplardan kaynak göstermeden aşırmanın inceliklerini bilimci adayları öğrenmeli. Hazır "yapılmışı" varken "bilim yapmaya uğraşmanın" hiç gereği yok.
Otuz yıl kadar önce, Üniversite Seçme Sınavı'nda en yüksek puanları alanların girebildiği Tıp Fakültesi'ni kazandığımda içim çok rahattı. Ülkenin en iyi tıp eğitimini alacaktım. Okuyup önce doktor, sonra psikiyatr, sonra da "hoca" olacaktım. Okula başladığımda, beklediğimden çok farklı bir dünyayla karşılaştım. Ne soru, ne tartışma, ne kulüp ne etkinlik; birbiri ardına derse giren öğreticilerin ağzından çıkanı birebir defterlerine geçiren lise öğrencilerine benziyorduk.

Aldığımız eğitime her geçen yıl biraz daha yabancılaşarak sonunda mezun oldum. Fakülteye girerken amaçladığım kadar iyi bir öğrenci olamamıştım. Çok iyi bir tıp eğitimi almıştım ama bilmek, düşünmek, araştırma yapmak, makale yazmak gibi "bilim" üretimine dair hiçbir şey öğrenememiş, el yordamıyla bile olsa bilim üretmeye kendimi hazırlayacak bir şey yapamamıştım, iyi birer "teknisyen" olarak yetiştirilmiştik, hepsi bu. Mecburi hizmete gitmedim; Tıpta Uzmanlık Sınavı'nda önce iç hastalıklarını, bir yıl sonra da tıbba girme nedenim olan psikiyatriyi kazandım.

Şimdi akademisyen olma yolunda ilerlediğimi düşünüyordum. Çok çalışacak, çok öğrenecek, çok araştıracak ve öğretim üyesi olacaktım, ilk yılımda ABD'den yeni dönmüş, kıdemli bir asistanın önerisiyle bir araştırmaya başladık. Çok heyecanlıydım: Hastalarda karşılaştığımız bazı özelliklerin kaynağının ne olabileceğini merak ediyorduk. Bir araştırma yöntemi geliştirdik. O güne kadar yapılmış çalışmaları araştırmış, sorumuza daha önce verilen yanıtları incelemiş, hastaların hangi özelliklerini saptamamız gerektiğine karar vermiştik. Veri toplama sürecinde hissettiğim en yoğun duygular merak, mutluluk ve gururdu. Bilmeyi öğreniyordum; bilimsel bir soru sorup yine bilimsel bir yanıt verebilmeye başlamıştım. Veriyi topladıktan sonra üzerinde çalışmaya başladık. İstatistik analiz yapıyorduk. Anlamlı görünen bir sonucun kaynağının ne olabileceğini tartışıyorduk. Elde ettiğimiz bulguları daha önce aynı alanda yapılmış araştırmaların sonuçlarıyla karşılaştırıyor ve tartışıyorduk.

AVANTACI Bilim
Sonunda makalemizi yazdık. Bana göre, dünyanın en önemli bulgusunu yakalamış durumdaydık. Şimdi bulgumuzu ulusal çaptaki psikiyatri kongresine götürecek, orada savunacaktık. Araştırmanın sorusu kıdemli asistanla yaptığımız tartışmalarda benim aklıma gelmişti. Daha doğrusu soruyu kıdemlime sormuştum, o da "hadi bunu birlikte araştıralım" demişti. Tüm veriyi ben toplamıştım, istatistiği o yapmıştı, tartışmayı birlikte yazmıştık.

Kıdemli asistan araştırmanın yazar listesini verdiğinde yaşadığım hayal kırıldığı yirmi yıl sonra hâlâ canlıdır içimde. Kıdemli asistan ilk ismin Anabilim Dalı Başkanı olması gerektiğini, çünkü onun "Başkan" olduğunu, kendisinin kıdemli olduğu için ikinci isim, benim üçüncü isim olacağımı, veri topladığımız hastaların yatırıldığı servisin sorumlusu öğretim üyesinin ismini yazmamızın da "iyi" olacağını söylemişti. Listede bir kişi daha vardı, "onu çok seviyordu, üstelik araştırmayla ilgili iki makale getirmişti". Bilim üretimine "çırak" statüsüyle başlamıştım. Bir şeylerin ters olduğunu sezsem de "bilim böyle üretiliyor" diye düşünmüştüm.

TAKLACI Bilim
İhtisas yaptığım klinikte her asistandan bir konuda seminer sunması beklenirdi. İhtisas dört yıl olduğundan her asistanın dört seminer sunma hakkı ya da görevi vardı. İlk yıl verilen seminer konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dahası, o konunun neden seçildiği belli değildi. Konuyu ihtisasının bilinci yılında olan bir asistanın hazırlayıp hazırlayamayacağı, hazırlamasının onun eğitimine o aşamada katkısının ne olacağına dair herhangi bir gerekçe ya da eğitim programı da yoktu.

Seminer ödevi verilen her asistana bir danışman öğretim üyesi tayin edilirdi. Amaç, danışmanın yönlendirmesiyle asistanın kaynaklara nasıl ulaşacağını, "literatür taramasını" nasıl yapacağını bulması, semineri hazırlayıp tüm öğretim üyeleri ve asistanlara sunması ve bu yolla eğitim almasıydı.

Yine de merak uyandırıcıydı. Ortada yanıtlanması gereken yine bir soru vardı. Tamam, belki soru benim aklıma gelmemişti, ama ben¬den yanıt istendiğine göre yanıtı bulmak benim ve kliniğin bilimsel bilgimizi, yanıtı aramak da benim bilimsel görgümü geliştirecekti.

Danışmanıma sorunun yanıtını nasıl arayıp bulacağımı sorduğumda temel psikiyatri kitaplarının ilgili konularını çevirip özetlememi öğütledi. Öyle yaptım. O yıllarda Türkiye'de çok az olan İngilizce psikiyatri kitaplarını üniversitenin kütüphanesinde buldum. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna dair hiçbir fikrim olmadığından nasıl özetleyeceğimi bilemiyordum. Kitapların ilgili bölümlerini olduğu gibi çevirdim. Tekrar gibi olan kısımları çıkararak onları birleştirdim. Klinikte bilgisayar, bende daktilo yoktu. O yüzden çeviriyi el yazısıyla yapmıştım.

Seminerim hem danışmanım hem de diğer öğretim üyelerince çok beğenildi. Danışmanım metnin el yazısı olduğunu görünce kliniğin sekreterine semineri daktiloya çekme talimatı verdi. Günlerce sekretere metni okuyup daktiloya çekmesine yardım ettim. Sonunda tamamladık ve metni seminer danışmanıma verdik. Kocaman bir "aferin"le birlikte çok başarılı bir asistan olacağımı, beni çok takdir ettiğini söyledi. Bir iki yıl sonra çevirimin cümlelere takla attırılmış halde "Hocanın yeni kitabına" bölüm olarak yerleştiğini gördüm. Kitabın önsözünde bana "hassaten teşekkür" vardı.

ÇARPITAN Bilim
Kliniğimize yeni bir öğretim görevlisi başlamıştı. Doçentliğe hazırlanıyordu. Çok canlı, cana yakın, asistan dostuydu. Bize hiç hoca gibi davranmazdı, onu çok sevdik. Doçent olmak çoğumuzun temel amacı haline geliverdi. Sürekli yeni fikirlerle geliyor, "çocuklar şuna da bakalım mı, bunu da araştıralım mı, bakın bu konu da önemli" diyerek bizi bilimsel araştırmanın heyecan dolu ırmağında birlikte yüzmeye çağırıyordu. Çoğumuz o ırmağa balıklama atladık. Ellerimizde anket formları, ölçekler, kan tüpleri hastadan hastaya koşturuyorduk. Birbiri ardına araştırmalar tamamlandı. Her biten araştırmada "yeni" bir şey bulmanın mutluluğuyla bir sonraki araştırmanın verisini toplamaya koşuyorduk.


Tabii ki tüm araştırmalarımızda ilk isim onundu. Hocamız bir doçent olsun, nasılsa sonra biz de ilk isim olurduk. Hem araştırma yapmak çocuk oyuncağı olmuştu bizim için: İki değişken sapta, bir örneklem evreni oluştur, ver ölçekleri, ölç değişkenleri, kur denklemi, yap istatistiği... Anlamlı çıkarsa da bir anlamı vardır, anlamsız çıkarsa da nasılsa bir anlamı vardır. Hem tartışmayı bağlamak çok kolay; "bu konuda daha kapsamlı araştırmalar yapılmalıdır" dersin olur biter. Zaten "yabancı" makaleler de öyle bitmiyor mu?

Bir tür manifaktür olarak biteviye "bilimsel araştırma'' üretmeye başlamıştık. Bir keresinde, veri toplama aşaması biten araştırmalardan birinde vaka sayısı öğretim görevlisine az göründü. Çalışma güzeldi, tek kusuru ömeklem sayısının azlığıydı. Öğretim görevlisi "çocuklar, tüm sayıları dörtle çarpsak sonuca bir etkimiz olmaz, ama vaka sayımız daha iyi olur" dedi. Çarptık, gerçekten sonuçlar değişmiyor gibiydi; sevindik, o kadar emeğimiz boşa gitmemiş olacaktı!

İhtisasım bittiğinde kabarık bir yayın listem vardı. Tıp fakültesini bitirdiğimde yakalanmadığım mecburi hizmete bu kez uzman olarak gittim. Dört yıl sonra kliniğe geri döndüğümde artık doçenttim. Doçent olmak için asistan çalıştırmam gerekmemişti. Klinik dışında kalmıştım. Dahası, galiba büyüyüp akıllanmıştım.

ENGEL TANIMAYAN Bilim
Aynı yıllarda yine ülkenin önemli tıp fakültelerinden birindeki bir ekibin "Türkiye'de olmayan tıbbi cihazlarla yaptıkları" bir araştırmayı uluslararası bir tıp dergisinde yayımlatmayı başardıkları ortaya çıktı. Bu beceriyi gösteren akademisyenlere de birşey olmadı.
Tam da o zamanlar, YÖK'ün fikir babası ve kurucu başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı'nın yazdığı (!) bir kitabın, Benjamin Spock adlı ABD'li bir çocuk doktorunun kitabının birebir çevirisi olduğu, bunun bilim ahlakına aykın bir "intihal" olduğu tartışmaları mahkemelerden medyaya yansımaya başladı. Bir başka 'hoca' Prof. Dr. Hasan Yazıcı, 12 Eylül Darbesi'nin bu kudretili "hocalann hocasının" bilim ahlakına uymayan bir intihalci olduğunu cesaretle haykırıyordu. O da 'hocaydı'. İntihalin aşırma anlamına geldiğini, bilimin en büyük ahlaksızlığı olduğunu Hasan hoca ile öğrenmeye başladık. Dahası, şartlar ne olursa olsun bilime sahip çıkma cesaretinin de bilim yapma, akademisyen olmanın, hoca olmanın olmazsa olmaz şartı olduğunu kavramaya başladık. Bilimsel görgünün "bilim ahlakı" anlamını içerdiğini, aslolanın "bilim ahlakı ve erdemi" olduğunu öğrendik. Ama Yargıtay Genel Kurulu, Spock'un kitabıyla birebir aynı olan Doğramacı'nın kitabını, "bilimsel bir eser olmadığından intihal açısından değerlendirilemeyeceği" kararıyla beraat ettirdi. Hasan hoca, Prof. Dr. Erdoğan Şuhubi ile birlikte Türkiye Bilimler Akademisi (TUBA) Bilim Komitesi'nden istifa etti. Spock'un dul eşi bile dayanamayıp Türkiye'yi ayıplayan bir mektup yazdı. Türkiye'de intihal yapsan da başına bir şey gelmeyeceği kabul edilmeye başlandı. Memleketin en üst bilim kurulu TUBA ve en üst yargı kurulu Yargıtay, intihalin "hoş görülebilir" olduğuna karar vermişlerdi.

AŞIRAN Bilim
Türkiye'nin uluslararası yayınlarının sayısının artması herkesin ortak özlemiydi. Yeter ki yayın sayımız artsın" düsturuyla intihal vakalarının üzeri örtülmeye başlandı. Kimse koskoca doçentleri, profesörleri "aşırmacılık" yüzünden üniversiteden atmaya yanaşmıyordu.


İntihal (plagiarism), aşırmacılık anlamına geliyordu; "bir başkasının fikirlerini ya da yazılarını onu hiç anmadan kendi orijinal çalışması gibi kullanma ya da gösterme" olarak tanımlanıyordu.


Bir yandan da Türkiye'de bilimsel araştırma etik kurulları kurulmuş, hastalardan araştırma yaparken "aydınlatılmış onam” alınma zorunluluğu getirilmişti. Bir araştırmaya alacağınız hastaya araştırmanın gerekçesini, ona ne gibi testler yapacağınızı, araştırmaya dahil olmanın ona bir yaran olup olmayacağını, araştırma sürecinden bir zarar görüp görmeyeceğini, onun anlayabileceği dilden bir tanık yanında anlatmak, onun özgür iradesiyle rızasını almak, bunu yazılı olarak belgelemek zorundaydınız.
 
KENDİNİ BİLEN Bilim
Üniversitede artık doçenttim; yani biImeyi öğrenmenin yollarını bilen kişilerden biri olmuştum. Öğretim üyeliği ya da akademisyenliğin üç aşaması vardır; doktora, doçentlik ve profesörlük. Benim için doktora bilmeyi bilmek, doçentlik bilmeyi öğretebilmek, profesörlük ise bilme sürecini değerlendirebilmek demektir. Bu sürecin olmazsa olmazı bilimsel yöntem, onu bilimsel kılan bilim ahlakıdır. Bilim ahlakının en büyük düşmanı ise intihaldir, başkasının bildiğini kendi bilginmiş gibi göstermektir. Doçentlikten sonra, uzmanlık tezlerine danışmanlık yapmaya başladım. Uzmanlık tezlerinin, kabul edildikten sonra uluslararası bilimsel dergide yayımlanması, çalışmanın değerini göstermesi ve bilim cemaatince paylaşılması yönünden önemliydi. Danışmanı olduğum asistanlardan birine, uzman olduktan sonra tezini makaleye çevirmeyi düşünüp düşünmediğini sordum. Akademisyenliği düşünmediğini, uğraşamayacağını söyledi. İki yıl kadar sonra uluslararası bir veritabanında tarama yaparken gözlerime inanamadım; yeni bir uluslararası dergide yayımlanmış bir makalem bilgisayar ekranından bana bakıyordu. Çalışmada üçüncü isimdim. Ama ne böyle bir çalışmada yer almıştım, ne de makale o dergiye gönderilirken bırakın onayı, haberim olmuştu, ilk kez gördüğüm "çalışmamı" incelemeye başladım. Akademisyen olmayacağını söyleyen asistanın teziyle aynı başlığı taşıyordu. İkinci isim, tezin yapılma sürecinde klinikte olmayan bir uzmandı. Dahası, makalenin vaka sayısı tezdeki vaka sayısından fazlaydı. İki uzman sayesinde, haberim olmadan sahte bir uluslararası yayına sahip olmuştum. Aklıma ilk gelen, hemen dergiye bir yazı yazıp onayım olmadan ismimi nasıl kullandıklarını sormak ve yayının sahte olduğunu bildirmekti. Çok kızmıştım. En çok da o iki uzmanın, benim adımı koyarlarsa, kafadan bir yayına sahip olmanın keyfîyle susacağımı düşünmüş olmalarına kızgındım. Sonra bir hata yaptım. Dergiye yazmak yerine durumu bir dilekçeyle Üniversitelerarası Kurula bildirmeye karar verdim. Bir açmaz yaşadığımı belirttim Kurul'a. Dergiye yazsam ülkemin bilimsel prestiji bir kez daha yara alacaktı. Türkiye uluslararası dergilerde intihalin kurumlaştığı ülkeler arasında sayılıyordu. Nature adlı son derece saygın dergide ardı ardına, Türkiye'de intihalin normal karşılandığını iddia eden yazılar yayımlanıyordu. Sesimi çıkarmasam suça ortak olmuş olacaktım. Çözümü Üniversitelerarası Kurul'un bulmasını istedim. Ne mi oldu? O uzmanlardan biri doçent oldu. Şimdi o da bir akademisyen. Diğeri sözünü tuttu, akademisyen olmadı; büyük bir kentte uzman olarak çalışıyor.

OLMAYAN Bilim
İntihal hâlâ kurumlaşmış olarak sürüyor memleketimizde. Bitip bitmeyeceği de belli değil. Belki de tek teselli, intihalin Türkiye'ye özgü bir sorun olmaması. Dünyanın her yerinde en umulmadık bilimcilerin bile intihale başvurdukları biliniyor. Yine de, intihale başvurmadan bilim yapmanın mümkün olduğunu bilmek gerekiyor. Belki daha az araştırma, daha az yayın yapılmış olur ama ahlak olmadan bilimin yapılamayacağı açıktır.

Yararlı kaynaklar:

- www.anti-plagiarism.org
- www.plagiarism-turkish.blogspot.com
- Nature. Vol 449/ 6 September 2007
_________________________________________________________________

!

Türkiye yırtıcı, şaibeli, sahte ve fake dergilerde en çok yayın yapan 3. ülke

Predatory journals: Who publishes in them and why? - Selçuk Beşir Demir Dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Elsevier tarafınd...

Predatory journals: Who publishes in them and why?

.....................................................................


...
...
...

* Rastgele Yazılar




.