NEDEN ?

https://plagiarism-turkish.blogspot.com


Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim - Yasal Çerçeve ve Uygulamalar -
Devlet Denetleme Kurulu Raporu (2009) lütfen tıklayın

2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporu (2016) lütfen tıklayın

Bilim Akademisinin Sahte Belge ve İmza Üretimi Hakkındaki Açıklaması (2025) lütfen tıklayın

“Sahte Diploma Soruşturması” Hakkında Kamuoyu Bilgilendirmesi - Türkiye Barolar Birliği (2025) lütfen tıklayın

İrfan O. Hatipoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İrfan O. Hatipoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2015

İrfan O. Hatipoğlu(*) - Pirefesörler Cumhuriyeti! (Taraf)

Üniversitelerin içinde bulunduğu durum irdelendiğinde “dışkı yedirme”, “darbeleri destekleme” söyleminin çok masum olduğu görülür. Bunun birincil nedeni 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan Yüksek Öğretim Yasası’dır. Anılan yasanın çıkış felsefesidir.
Ülkemizin alanında çok başarılı bilim insanı olarak kabul edilen profesörün “dışkı yedirmenin” işkence sayılmayacağını belirtmesi tartışmalara neden oldu. Aynı profesör zaman zaman yaptığı açıklamalarda darbeci zihniyeti savunmuş, darbecilerin yaptıkları her uygulamaya imza atacağını belirtmişti. Dileğim profesörün yaptığı radikal/ evrensel söylem dışına çıkan açıklamalarının üniversitelerde “insan kaynağının” düzeyini ortaya koyan, üniversitelerin bilimsel anlayış düzeyini ve tarafını belirten tartışmaların başlangıcı olmasıdır.
Üniversitelerin içinde bulunduğu durumu irdelediğinizde “dışkı yedirme”, “darbeleri destekliyorum” söyleminin çok masum olduğunu görürsünüz. Yediklerinde helal gıda belgesi arayan, haram diye tedavi sürecinde erkek/ kadın ayrımı yapan, doğa olaylarını Tanrının hikmeti ile açıklayan, etnik/ mezhepsel çözümü kesmek/ biçmekte bulan, akıl ve bilimin ötelendiği akademik yaşam egemendir. Bunun değişik nedenleri var. Birincil nedeni 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan Yükseköğretim Yasası’dır (YÖK). Anılan yasanın çıkış felsefesidir. Milli ve manevi değerleri benimsemiş, Türk- İslam sentezcisi gençler yetiştirmeyi öne almış, bunun sağlanması içinde üniversiteleri tektipleştirmek için, tek eğitim izlencesi ve tek adam tarafından yönetim sürecini başlatmasıdır. Yasanın uygulanması ile özgür/ özerk üniversite kavramının içi boşaltıldı. Artık üniversitelerde öğretim elemanları yerine rektörler, rektörlerin yerine YÖK Başkanı, YÖK Başkanı’nın yerine Cumhurbaşkanı düşünür oldu.
Bu düşünüş halkasını onayan akademik kadro nasıl oluştu? Üniversitelerde YÖK yönetim izlencesi 35 yılı geride bıraktı. Geçen 35 yılda üniversitelerin özgür/ özerk geleneğinden gelen bilim insanları yaş ya da değişik yöntemlerle tasfiye edildi. Yerine tek tip, baskıcı, düşünceyi örseleyen bir sistemde öğrenim gören, akademik basamakları yükselen bilim insanları yetişti ve üniversitelere yönetir hâle geldi. Tüm baskıcı sistemlerde olduğu gibi bilim ahlakı aşındı, kayırmacılık, entrika, birbirini gammazlama, üretmek yerine intihal (bilim hırsızlığı) kurumsallaştı. Ürün olarak kabulcü, sorgulamayan, düşündüklerimi söylersem başıma ne gelir korkaklığını/ ürkekliğini yaşam anlayışı edinmiş bilim insanları ortaya çıktı.
Algı olarak bilimsel düşüncenin temsilcisi olduğunu düşündüğümüz bilim insanları nasıl yetişiyor? Lisans eğitimini tamamlayan bir öğrenci bilim insanı olma yolunda ilerlemek istiyorsa Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini tamamlamak zorunda. Anılan üst eğitimi almak için sınavlar varsa da belirleyici olan ilgili bölümün öğretim üyelerinin tavrıdır. Akademik kadroyu alınan öğrenciler 2-3 yılık sözleşmelerle işe başlatılmaktalar, sözleşmelerinin uzatılması danışman hocası, bölüm başkanı, dekan ve rektör zinciriyle tamamlanmaktadır. Sözleşmenin sürekliliğinde aranan ana kriter “hocasına biat” etmektir. Özgür düşünmesi istenmez, verilen görevi sorgulamadan eksiksiz yerine getirmesi beklenir. Bunu sağlayamayan öğrenciler akademik kadroya alınmadıkları gibi, üniversite ile ilişkileri kesilir. Doktorayı tamamlayıp akademik kadroya atanmak içinse ek yeni kriterler devreye girer. Önümüzdeki rektörlük seçimlerinde kullanacağı oy baz alınır. Rektör oyunun kendinden yana olduğunu inanırsa “adrese teslim ilanla” ataması gerçekleşir.
Atama ile sorun bitmiyor. Sözleşmeli çalışma devam ediyor. Yükselmen için (doçentlik) çalışma yapman gerekiyor. Bu çalışmalarda üniversite altyapısını/ kaynaklarını kullanabilmen için, üniversite üst yönetimine yakınlığını hissettirmek zorundasın. Seçimini doğru yapmadıysan çalışmalarının her aşamasında örselenirsin. Anlattığımız ağır süreçten geçen genç bilim insanı farkında olmadan özgür düşünceyi öteliyor; edilgen, kumpasçı, entrikacı, intihalci kimlik kazanıyor. Özgür/ özerk üniversite geleneğinden gelmedikleri için de edinimlerini doğru kabul ediyorlar. Yeni edinimlerinizi etkin/ verimli kullanıyorsanız, akademik yaşamın en üst aşaması olan profesörlüğü “ananızın ak sütü” gibi hak ediyorsunuz.
Üniversiteleri sürüklendiği çıkmazdan söküp atmak çok zordur. Çünkü akademik yaşam özgür/ özerk anlayıştan çok uzaktır. Özgürlüğün olmadığı yerde kısırdöngüyü kırıp çıkacak insan yetişmez, geriye hızla kayarsınız. Bugünlerimiz iyi günler, profesörlerden değişik söylemler duymaya hazır olun derim.
*Mustafa Kemal Üniversitesi
iohatip@hotmail.com

2 Eylül 2011

İrfan O. Hatipoğlu - Üniversitelerde intihal üzerine (CBT)

Akademik topluluk içinde intihal (aşırma/hırsızlık) ağır bir suç olarak algılanmaktadır. Nasıl bir insanın parasını, değerli bir eşyasını çalmak ne kadar suçsa, bilgiyi izinsiz, kendi ürünün gibi sunmakta aynı şekilde değerlendiriliyor. Aslına bakarsanız başkasının ürettiği bilgiyi sahiplenme parayı, bir değerli eşyayı çalmaktan daha büyük suç oluşturur.
Bilginin üretilmesi, değerlendirilmesi uzun süreli/ortak çalışma ve emek gerektirir. Aynı zamanda üretildiği andan itibaren kamunun ortak malıdır. Bu nedenle üretilen bilgiyi sahiplenmenin hırsızlık yanında etik/ahlaki boyutu da bulunur.
Ülkenizde intihal olayları –yapanın konumuna göre- gündeme getirilir ve tartışılır. Oysa üniversitelerimizde intihal yaygındır. Yaygın olması da üniversitelerimizin genel durumunu ile yakından ilgilidir. Ülkemizde toplam 165 adet üniversite vardır. Bunların 87 tanesi 2007 yılından sonra kurulmuş genç üniversitelerdir. Üniversitelerimizde 2003 yılında 1.5 milyon olan öğrenci sayısı bugün 3.5 milyona, 70 bin olan öğretim elemanı sayısı da 105 bine yükselmiştir. Sayısal verilerden anlaşılacağı gibi üniversitelerimiz kısa zamanda kurum, öğretim elemanı ve öğrenci sayısı olarak büyük oranda artmıştır. Özellikle son üç yıl içerisinde üniversiteler açılırken evrensel üniversite açma ölçütleri yerine, siyasal iktidarın istenci dikkate alındı.
Ülkemizin tüm illerinde açılan yerel üniversitelerin fiziki yapıları, eğitim teknolojileri ve öğretim elemanlarının nitelikleri açısından ciddi sorunları vardır. Değişik sorunlar içinde boğulan yerel üniversite rektörleri akademik anlamda yaşanan sıkıntıyı hafifletmek ve kurumdaki egemenliğini güçlendirmek için bilimsel nitelikleri bakmadan “yandaşlık” özeliklerini öne çıkararak akademik kadroyu tamamlama yoluna gitmişlerdir.
İkinci aşama olarak akademik unvanlı (Prof, Doç) öğretim üyesi sayısını arttırmak içinde hayali projeler üretilmiş, tamamlanmış gösterişmiş ve yapmadığı çalışmaya/yazımına katkı koymadığı makaleye isim eklenmiş, hayali yayınlar yaptırılarak, başka bir değişle “on orijinal makale oku on birincisini yaz” anlayışı özendirilerek intihal olaylarının kapısı aralanmıştır.
Üniversitelerde intihal olaylarının artmasında ana nedenlerden birisi akademik yükselme ölçütleridir. 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasasına göre kimlerin kaç makale, kaç araştırma, kaç bildiri, kaç kitap ile Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesör olarak atanacağı belli değildir. Konu tamamen oluşturulacak jürinin inisiyatifine bırakılmıştır. Kurulan jüriler atanacak öğretim elemanının ünvanına göre değişse de rektörlerin tavrına göre karar alırlar. Hazırlanan raporlar da daha çok objektif ölçütler yerine supjektif ölçütler içerir. Bu nedenle öğretim elemanları yayın sayısını arttırmak için intihal başata olmak üzere ahlakı değerleri yok edici çalışmalara yönelmektedirler.
Öğretim elemanlarını intihale saptıran etkenlerden biriside yerel üniversitelerde bilimsel çalışma yapmanın mümkün olmamasıdır. Anılan üniversitelerde fiziki yapı, laboratuar, yetişmiş yardımcı eleman ve diğer altyapı eksiklilikleri vardır. Öğretim elemanlarının ders yükü nedeniyle çalışmaya zamanları yoktur. Yerel üniversitelerin akademik geçmişleri, entelektüel hava olmadığından çalışma/araştırma kültürü de gelişmemiştir. Saydığımız olumsuzluklara karşın yerel üniversitelerde çalışan akademisyenler yükselme ölçütlerini yerine getirmek için daha fazla makale, kitap yazma ve araştırma yapma gereksinimi duyuyorlar. Bu duygulara üniversite üst yönetiminin özendirmesi, hoşgörüsü de eklenince intihal olayının önüne geçilemiyor.
Üniversitelerde intihal olaylarının önlenebilmesi için yeni bir üniversite yasası hazırlanmalıdır. Bu yasa ile üniversiteler iki ana gruba ayırmalıdır. Birinci grup üniversiteler araştırma üniversiteleri olarak tanımladığımız, ağırlıklı olarak lisansüstü (yüksek lisans, doktora) eğitimi verenler. İkinci grup üniversiteler lisans eğitimi veren, eğitim ağırlıklı üniversiteler olmalıdır. Akademik unvan almak ve araştırma yapmak isteyen öğretim elemanları da araştırma üniversitelerinde çalışmalarına yapmalıdır.
Böylelikle öğretim elemanları yükselme kaygısı nedeniyle intihal başta olmak üzere onurlarını zedeleyici girişimlere yönelmekten kurtulabilirler.
İRFAN O. HATİPOĞLU-Mustafa Kemal Üniversitesi (iohatip@hotmail.com)

!

Türkiye yırtıcı, şaibeli, sahte ve fake dergilerde en çok yayın yapan 3. ülke

Predatory journals: Who publishes in them and why? - Selçuk Beşir Demir Dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Elsevier tarafınd...

Predatory journals: Who publishes in them and why?

.....................................................................


...
...
...

* Rastgele Yazılar




.