NEDEN ?

https://plagiarism-turkish.blogspot.com


Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim - Yasal Çerçeve ve Uygulamalar -
Devlet Denetleme Kurulu Raporu (2009) lütfen tıklayın

2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporu (2016) lütfen tıklayın

Bilim Akademisinin Sahte Belge ve İmza Üretimi Hakkındaki Açıklaması (2025) lütfen tıklayın

“Sahte Diploma Soruşturması” Hakkında Kamuoyu Bilgilendirmesi - Türkiye Barolar Birliği (2025) lütfen tıklayın

Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2024

Murat AĞIREL - Sahte diploma ve yargının acizliği (Cumhuriyet)

Sahte diploma konusunu uzun süredir yazıyorum... “Şikayetvar” adlı sosyal medya platformuna yazılanlara mutlaka göz atmalısınız. Sahte diploma yaptırmak için dolandırıcılarla iletişim kurup para yatıran ve ardından dolandırıldığını iddia eden kişilerin yazdıkları gerçekten düşündürücü. 

Şaka gibi ama gerçek... Sahte diploma almak için para yatıran insanlar var diyorum! Durum bu kadar vahim. Çalışmak, okumak, sınavlara girmek değil; para ile hak satın alma, emek harcamadan kolay yoldan zengin olma günümüzün gerçeği haline geldi. Neden mi? Çünkü cezası yok!

Milyonları çalabilir, sadece 5-6 ay hapiste yatıp çıkabilirsiniz. Hatta sosyal medyada sizin gibi düşünen bir güruh bulup, para karşılığında reklam yaptırırsanız, bir de kahraman ilan edilirsiniz. Çünkü yine cezası yok!

Sahte diplomanınsa cezası yokmuş. “Nasıl olur?” demeyin, oldu. Size anlatayım:

Ukrayna’daki Humanitarian Üniversitesi, yani diğer adıyla Odessa Beşeri Bilimler Üniversitesi’nden mezun olduğunu iddia eden bir kişi, denklik başvurusunda bulunuyor. YÖK, bu başvuruyu inceliyor. Durumdan şüpheleniyor ve önce okula soruyor, olumsuz cevap alıyor.

Ardından, diploma üzerinde apostil mührü olduğu için Odessa Başkonsolosluğu’na resmi yazı yazıyor. Başkonsolosluk da üniversiteye yazı yazıyor. Üniversitenin cevabında, ilgili kişinin okulda eğitim görmediği belirtiliyor. Bunun üzerine Başkonsolosluk, YÖK’e şu cevabı iletiyor:

“Adı geçen kişinin üniversitede öğrenim görmediği, okul kayıtlarında adına rastlanmadığı, eğitim bilgilerinin yalanlandığı ve apostil onayının iptal edildiği.” 

Her şey gayet net, değil mi? 

YÖK, bu kişi hakkında “resmi belgede sahtecilik ve resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma” suçlarıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuyor. Her şey yolunda gibi gözüküyor, değil mi? Ama değil...

Dolandırıcılık Suçları Bürosu, başvuruya “kovuşturmaya yer yok” kararı veriyor. Savcılık kararında ise şu gerekçe yazıyor: 

“Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçunun oluşması için, beyanı alan memur tarafından inceleme ve araştırma yapılması gerekmektedir. Somut olayda, diplomanın ilgili ülke eğitim kurumundan alınıp alınmadığının araştırılması gerektiğinden, yasal unsurlar oluşmamıştır.” 

Bakın, şüphelinin savunması bile alınmamış. Ne diyeceğimi bilmiyorum. 

KAYDA GEÇSİN DİYE YAZIYORUM

Başka bir olay daha var. Yine denklik meselesi... Uluslararası Makedonya Vizyon Üniversitesi’nden mezun olan bir kişi denklik başvurusunda bulunuyor ancak başvurusu reddediliyor. Bu kişi, 2021-2022 yıllarında bu üniversiteden mezun olan kaç kişi olduğunu ve kaçının denklik başvurusunda bulunduğunu merak ederek YÖK’e bilgi edinme başvurusunda bulunuyor. Gelen cevapta 195 kişinin denklik başvurusunda bulunduğu; 

5 başvurunun denklikle sonuçlandığı, 

56 başvuruya ders tamamlama kararı verildiği, 

5 başvuru için STS (seviye tespit sınavı) ve lisans tamamlama kararı verildiği belirtiliyor. 

YÖK, 20 Şubat 2016 tarihli cevabında, bu üniversiteden mezun olanların denklik başvurularının reddedildiğini bildirirken sonrasında 5 kişiye denklik verdiğini söylüyor. Peki, denklik verilen ayrıcalıklı bu 5 kişi kimdir?

Takip etmeye devam edeceğim. Ama mesele şu... 

Köftesinden zeytinyağına, diplomasından bürokratına, futbolundan siyasetine kadar memleketin her yerinden sahtecilik akması normal mi?

28 Eylül 2024

Murat AĞIREL- Sahte diploma furyası (Cumhuriyet)

Çok uzun süredir sahte diploma ve sahta sertifikalar üzerinde yazılar yazıp yetkilileri uyarıyorum.

Sosyal medyada dolandırıcılık siteleri “e-Devlet garantili sahte diploma” diye ilanlar veriyorlar. Hatta daha da ileri gidip bu hususta garanti veriyorlar.

Asıl amaç bu yalanlara inanıp para yatıracak olanları dolandırmak, diğer amaç ise bu sitelere girenlerin kişisel bilgilerine ulaşmak.

En son bu haberi yaptıktan sonra bir kaynağımdan devlet üniversitesinde sahte diploma olduğuna dair bir bilgi geldi. İlk duyduğumda ben de inanamadım işin açıkçası. Araştırmaya başladım.

İddiaya göre devlet üniversitesinden 11 kişi sahte diploma almıştı. Nasıl almışlar peki. Üniversitede okuyup vefat eden veya kaydı dondurulan kişilerin bilgileri siliniyor, yerine parayı veren kişinin bilgileri dolduruluyor. Bu sayede kare kodlu diploma almış ve sorgulamalarda da doğrulama yapılmış oluyor.

İnanılmaz yöntem değil mi?

Araştırdım. Ne yazık ki doğruymuş.

Bahse konu devlet üniversitesi Yıldız Teknik Üniversitesi.

Hem üniversite kaynaklarımdan hem Bakırköy Savcılığı’ndan hem de YÖK kaynaklarımdan olayı doğruladım.

Soruşturma numarası: 2024/197244 

Olayı da anlatayım...

Dolandırıcılar, Yıldız Teknik Üniversitesi öğrenci işlerindeki yetkili bir kişinin kimlik bilgileri ile adına bir telefon hattı çıkarıyorlar. Çıkardıkları hat ile e-imza alıyorlar. Bu e-imzayı Hatay Müşavirler Odası’ndan teslim alıyorlar. Aldıkları e-imza ile de proliz adlı sisteme girip değiştirme işlemlerini yapıyorlar.

Hiç kimse yapılan işlemi sorgulamamış. E-imza hizmetini veren TÜRKTRUST firması, 100 üniversitenin kullandığı proliz sisteminin firması en ufak bir sorgulama yapmamış.

TÜRKTRUST firması e-imza satan şirket. Proliz sistemi ise tüm akademik ve idari fonksiyonları birbirine bağlayan bir öğrenci bilgi sistemidir.

Şu anda 2024 yılı için tespit edilen 11 kişi. Bu devlet üniversitesinde yaşanan olay. 

Sahte diploma yapılan isimler bende var. Bu kişilere ve firmalara nasıl işlem yapılacak?

Ya önceki yıllar? Ya vakıf ve özel üniversiteler?

Para ile dağıtılan diplomalar?

Mesela bu sahte diplomayı alan bir kişi devlette iş imkânı için başvurmuş.

Bunun gibi başka örnek var mı?

Soruları çoğaltabiliriz ancak şimdilik burada kalsın. Devamını araştıracağım...

12 Mart 2019

Orhan Bursalı - Akademik uyduruk makalelere darbe (Cumhuriyet)

Bu müjdeli bir karar bilim dünyası için. Uzun zamandır üzerinde yazılan çizilen ve akademik yükseltilerde haksız kazanç sağlayan uyduruk makaleler konusunda YÖK önemli bir karar aldı. Dünya biliminde uzun süredir tartışılmakta olan, “Predatory” adı takılmış, yırtıcı, yağmacı veya fake adı takılan sözde bilimsel dergilerdeki makalelerin, bilimsel yükseltmelerde dikkate alınmayacağı kararlaştırıldı. YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın önerisi, Üniversitelerarası Kurul’ca (ÜAK) kabul edildi.

Önce CBT döneminde, şimdi de HBT’de (Herkese Bilim Teknoloji) üzerinde sık durduğumuz bir konuydu (HBT sayı 128, 7 Eylül 2018, Akademi dünyasında deprem; sahte bilim dergileri). Bu dergilerin çoğu, akademisyenlerin hazırladıkları “bilimsel” makaleleri para karşılığı hemen yayımlıyorlar. Böylece büyük çoğunluğu ipe sapa gelmez, akademik dünyada çöp olarak nitelendirilen, bilime bir katkıda bulunmayan makaleler sözde bilim dünyasına sunuluyor. 

Ciddi akademik dünyanın yüzüne bile bakmadığı, dikkate almadığı, niteliği son derece düşük bu makalelerle şişik CV’ler bol miktarda var. Bilimsel olarak ne yaptın sorusuna kalabalık bir bilimsel makale sıralamasıyla sık karşılaşıyorsunuz.
YÖK son veriyor
İşte, YÖK bu duruma nihayet bir son veriyor ve bu tür dergilerde yayımlanan makalelerin akademik yükseltmelerde, yani yardımcı doçentliğe, doçentliğe, profesörlüğe yükseltmeler için hazırlanan dosyalarda bu makaleler dikkate alınmayacak. Bence bu tür makaleler, böyle bir karar alındıktan sonra tüm akademisyenlerin yayın listelerinden de çıkartılmalı. Tabii akademik değeri çok yüksek ve ancak üstün nitelikli araştırmaların yayımlandığı bazı bilimsel dergilerin de para aldıklarını biliyoruz; alınan karar bu dergileri kapsamıyor.


YÖK’e bazı konularda eleştiriler yöneltirken, bilimin niteliğini yükseltecek ve akademisyenleri daha ciddi ve nitelikli araştırmalara sevk edecek böyle bir karar aldığı için de tebrik etmeliyiz.


YÖK Başkanı, başka önemli bir karar da aldıklarını belirtiyor. Bazı bilimsel konferanslarda bildiriler gönderiliyor ve bunlar para karşılığı yayımlanıyor. Bir “uluslararası, uluslararası katılımlı” konferanslarda bazen 1000 bildiri yayımlanıyor. Gitmeniz de gerekmiyor. Saraç: “Akademik teşvik alınması için paralı kongreler düzenleniyor, dergiler çıkarılıyor. Bu, akademinin namusunu haleldar ediyor.” Bu konuda YÖK’e, bizzat Yekta Saraç’a başvurulduğunu biliyorum. 


Bu karar da sevindiricidir; sadece bu amaçla tamamen ticari amaçlı konferanslar yapıldığını ve uyduruktan dergiler çıkartıldığını biliyoruz. YÖK’ün kararı, dünyada alınan öncü kararlardan biri.
Türkiye dünyada üçüncü
Cumhuriyet Üniversitesi’nden Selçuk Beşir Demir, nitelikli bir dergi olan “Journal of Informetrics”te Kasım 2018’de yayımlanan makalesinde, Türkiye’den akademik unvan taşıyanların bu tür uyduruk dergilerde makale yayımlama yarışında dünyada üçüncü olduğunu belirtiyordu. Araştırmaya göre bu tür 832 dergide 2017’de toplam 24.840 yayın (araştırma makalesi!) yer almış, tam 146 ülkeden! 


Başı çeken ülkeler:
1. Hindistan (Sahte dergi tüccarlığının da cenneti) 

2. Nijerya
3.Türkiye Ayrıca bu tür dergilerin “editör” kadroları en çok hangi ülkelerde var diye bakıldığında Türkiye ikinci sırada! 


Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (International Consortium of Investigative Journalists - ICIJ) 2013 yılından bu yana dünyada 400 binden fazla bilim insanının yazmış olduğu 175 bin makalenin bu tür sadece 5 dergide yayımlandığını göstermişti. Dolayısıyla bu tür uyduruk yayıncılık akademik dünyada baş belası.
Türkiye’de şimdi bu akademik tüccarlığın önü kesiliyor.
Haydi hayırlısı!

24 Mart 2017

Tayfun Atay - Tezler olmuş plastik, üniversite hikâye! (Cumhuriyet)

Dün, elimin altındaki gazete demeti içerisinden “üniversite”ye dair iki yazı dikkatimi çekti. Bunların biri, doğrudan haber metni idi. Diğeri ise esasen edebi- felsefi bir “değer” taşımakla birlikte, buna ek olarak haber mahiyeti de olan bir yazı... 
***
İkinciden başlayalım! Bizim Cumhuriyet’in Kitap ekinde felsefeci Yusuf Örnek, Alman varoluşçuluğunun abide ismi Karl Jaspers üzerine yazısında bu büyük düşünürün “Bütün Eserleri”nin Heidelberg ve Göttingen Bilimler Akademileri’nin ortak projesi olarak toplam elli cilt halinde yayımlanmaya başlandığını “müjdeliyor”. Ve bu elli cildin ilki olarak çıkmış “Üniversite İdesi Hakkında Yazılar”ın bir tanıtım ve değerlendirmesini sunuyor.  
Jaspers’in üniversite üzerine düşünceleri, kendisinin etkilendiği (Kant’tan Fichte’ye ve von Humbolt’a) düşünürlerden de hareketle satır başlarıyla şöyle: 
Üniversite, hükümetin emirlerinden bağımsızdır; bilim, kendi içinde kendi amacını taşır; üniversite öğretimi, bilgi kazandırmaktan çok eleştiri sanatına ve bilginin kullanımına ağırlık verir; üniversitenin vazifesi, gençlerde hakikati arama arzusu uyandırmasındadır; bu anlamda üniversite, insanın kültürel varlığının gerçekleşmesine olanak sağlayan kurumdur. *** 
Jaspers üniversiteyi devletten bağımsız ve onun her türlü siyasal etkisinden uzak bir kurum olarak nitelemekle kalmaz sadece. Daha ileri giderek, üniversitenin toplumsal hayatın ve siyaset kurumunun eleştirildiği yer olması gerektiğini söyler. 
Ve de üniversitenin, özgür araştırma ortamı ve özerk yapısı sayesinde “milletler-üstü” ve “devletler-üstü” bir ruhtan payını aldığını ileri sürer. 
Ancak diğer taraftan, daha 1930’larda, adeta gelmekte olan tehlikeyi sezmişçesine, sadece pratik (isterseniz bugünden “ticari”yi ekleyin!) amaç ve hedeflere yönelik, “faydacılık” ilkesi etrafında bir yükseköğrenim kurumuna doğru gidişattan da şikâyetçidir. Böyle bir üniversitenin olsa olsa üst düzey bir lise olabileceğini kaydetmiştir. 
***  
Bu noktada hemen daha fazla uzatmadan diğer gazete metnine geçelim! HaberTürk’ten Yusuf Doğan’ın haberine...   
 “Naylon tez pazarı” manşetiyle karşımıza gelen yazıdan satır başları da şöyle: 
Türkiye’de “akademik danışmanlık” ya da “tez danışmanlığı” adı altında oluşan “tez yazım sektörü” patlama yapmış durumda! Sürekli artan özel üniversite sayısı ve mezuniyet için tez yazma zorunluluğu “sektör”ü günden güne büyütüyor. Lisans tezi 2-3 bin liraya, yüksek lisans tezi 3-10 bin liraya, doktora (ve de doçentlik!) tezi ise 5-20 bin liraya “itina” ile yazılıp öğrenciye, pardon, “müşteri”ye teslim ediliyor. 
Tabii ki en pahalıya çıkanlar, tıp alanında “üretilen” tezler. Tahmin edilebileceği üzere “fiyat”, sosyal bilimlerde düşüyor. Elbette “anket çalışması”, “çeviri” ve “yabancı kaynak kullanımı” da fiyatı etkiliyor! 
“Sektör”, akademisyenlere bile istihdam imkânı sunmakta; tez-yazma gruplarında üniversite hocaları da varmış!.. 
*** 
Eğer bir “üniversiteli” olarak hayatınız Jaspers’in tanımladığı tarzda bir kurum ortamında geçip gittiyse sorun yoktur; yaşanmış ve bitmiştir. Özellikle öğrenci olarak ikinci yazıda anlatılanlarla haşir neşir durumda iseniz ve başka (Jaspers’in bahsettiği türde) bir üniversite gerçeğinden bîhaberseniz, zor da olsa yine sorun yok denilebilir. 
Ama eğer ilk yazıda yansıtılan üniversite ideali ve tecrübesinden geçip şimdi ikinci yazıdaki “naylonlaşma”yı da üniversite adı altında yaşıyorsanız, yandınız demektir! Durumunuz çok hazin, feci ve acıdır!..
*** 
Türkiye, elbette dünyada da bir eğilim olarak kendisini gösteren, üniversitenin endüstriyelleşmesi, ticarileşmesi, sektörleşmesinden payını, hem de kendi arzusu ile fazlasıyla ve iştahlıca almış bir ülke. 
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında önü açılan bir süreç bu: Üniversite hem siyasileşti, daha doğrusu “Resmiyet”e ram oldu (“YÖK”), hem de ticarileşti (özel üniversiteler). 
Şimdi bu iki “doğrultu”, bir de “dinbazlık”la takviyeli olarak daha korkunç bir ucubeyi karşımıza çıkarmış durumda “üniversite” adına... 
*** 
Önünüze sosyoloji “okumaya” gelmiş ama “Ben bugüne kadar hiç kitap okumadım hocam” diye, üstelik yakınarak değil gayet mağrur ve kibirlice konuşan öğrenciler çıkıyor. Ona önce “okuma-yazma” öğretmek durumundasınız. Gel gelelim bunu dahi öğrenmeye niyeti yok. Nasıl ödev, tez, rapor yazdıracaksınız?! 
İşte “naylon tez pazarı” bu ihtiyacı karşılıyor!.. 
Öte yandan “barış” için imza atmış akademisyenleri siyasete bulaşmış olmakla, hem de en uçta “vatan haini” suçlamasıyla gözaltına alıyor, tutukluyor ve okullarından atıyorsunuz. Onlarca tezin danışmansız kalmasına yol açarak... 
Üniversite içinde nitelikli ve yetkin tez danışmanlarını uzaklaştırınca tabii yine gelsin naylon tez pazarının sözüm ona “tez danışmanlıkları”!..
*** 
Özetlemek gerekirse, yukarıda paylaştığımız iki yazıdan birincisi, üniversitenin ne olduğunu anlatıyor. 
İkincisi ise üniversitenin nasıl bittiğini...

5 Temmuz 2016

Orhan Bursalı - Doktora tezlerinde hırsızlık, bilimsel düzeyimizin ölçütü (Cumhuriyet)

Bilim hem bizi hem insanlığı kurtarabilir.. Ama hırsızlıkta önde gidiyoruz...
Bilimsel düzeyimiz ne durumda? Bu konuda iç içe yaşayan iki dünyamız var. Biri, uluslararası göstergelere göre gerçekten başarılı araştırmalar yapan ciddi bilim dünyamız. Herkese Bilim Teknoloji haftalık dergisinin son sayısında bilim insanlarımızın başarımları üzerine bir araştırma yayımlandı.  
Bir bilimsel başarım değerlendirmesi ölçütü olan h-faktörüne göre, h-20 ve h-40 başarısına ulaşan bilim insanlarımızın sayısı giderek artıyor. Dergide h faktörü nedir anlatılıyor ve 438 bilimcimizin isimlerine ve başarılı çalışmalarına yer veriliyor.  
Başarılı 438 bilimci 
Şu kadarını belirteyim, Aziz Sancar’ın h-faktörü 101. Çok üstün bir başarı. Arkasından yine yurtdışında araştırmalarını sürdüren 3-5 bilim insanımız Sancar’ı izliyor. Prof. Mehmet Doğan’ın yazısına göre, başarılı bilimci sayılmanın bir eşik değeri olan h-20 eşiğini aşan 438 bilimcimiz var. Yine h-40 sayısına ulaşan bilim insanı ise çok başarılı sayılıyor. Sayıları 96. 
 Başarılı bilimci” nitelemesini salt bu faktöre göre değerlendirmek tabii ki yanlış olur. Ama burada kıstasımız bu. 
Türkiye’nin yıldan yıla, bilim dergilerindeki makale, bilimsel not, eleştiri vb. gibi yayınları artıyor. 2014’te bu tür yayın sayısı 37 bin 478 iken, 2015’te 38 bin 758’e ulaşmış. 
Şüphesiz araştırmaların niteliği gibi ciddi bir sorunumuz var. 
Müthiş bilimsel hırsızlıklar 
Ama bundan daha ciddi bir sorun ise, özellikle akademi dünyasına yeni adım atanlar arasında, yaptıkları lisans üstü ve doktora tezlerindeki büyük özgünlük eksikliği ve buna paralel büyük bilimsel hırsızlık yüksekliği. 
Kemal Göktaş’ın Cumhuriyet’te yayımlanan haberi, dehşet verici bir durumu fotoğraflıyordu. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uyguluma Merkezi (BEPAM), “Akademik yazı kalitesi”ni araştırma kapsamında yaptığı araştırmanın sonuçlarını açıklıyor (Dr. Ziya Toprak) ve “2007- 2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere 600 tez”den (477 kamu, 123 vakıf üni.) üçte biri (yüzde 34) çalıntılarla dolu çıkmış.. Yani 207 tezde yüksek bilimsel hırsızlık saptanmış. 
Devlet üniversitelerinde yüksek çalıntılı tez sayısı 150 iken (yüzde 31), vakıf okullarında bu sayı 57 (yüzde 46) olarak bulunmuş! Tabii yüksek lisans tezleri de bundan geri kalmıyor. Bilimsel çalışmaların “orijinal”liğini de sorgulayan araştırmaya göre, tezlerde benzerlik oranı Türkiye’de yüzde 28.5 gibi çok yüksek çıkmış. Dünya ortalaması yüzde 15.. 
Şimdi bir sonuç çıkaralım 
Bilimde başarı özlüyoruz. Sancar’ı göğsümüze bastık. Yeni Sancar’ların yollarını gözlüyoruz. Ama bilime adım atan genç akademisyenlerimizin yüksek lisans ve doktora tezlerinde, müthiş bir özgünlük eksikliği olduğu gibi, bilimsel intihal oranı da çok yüksek. 
Bu sadece bu gençlerin suçu mu? Şüphesiz ki büyük ölçüde onlar okkanın altında, ama tez hocaları ve üniversitelerin tez yönetim sistemleri? Vakıf üniversitelerinde çalıntı tezlerin yüksekliği neden? Devlet üniversiteleri neden işleri daha sıkı tutmuyor? Hocaların tez yönetimlerinde neden bu kadar büyük kaçak ve açık var? 
Çalıntıya hoşgörü yüksekliği 
Bunun bir yanıtı, şüphesiz bilimsel hırsızlığın ülkemizde yeterince cezalandırılmaması, üniversiteler dahil YÖK sisteminin de epey vurdumduymaz halleri, bilimsel hırsızlıkta cezalandırma sisteminin, evrensel ölçülere göre çok geride kalması. 
Önümde Prof. Kayhan Kantarlı’nın HBT’de yayımlanacak makalesi var. Meclis’teki yeni tasarı, bilimsel hırsızlıkları cezalandırmada yeni ve büyük açık kapılar bırakıyor. Hırsızlıkları affetmek için türlü çeşitli bahaneler ileri sürülecek bir metin taslağı..
Bilim hırsızlıkla değil, özgünlükle gelişir ilerler. Eğer özgün araştırmalar üretemezseniz, hırsızlık yapar ve düzinelerce benzer konularda sözde tezler yazar ve akademik unvanlar alırsınız. 
Bunun sonucu: Bilimde yerinde saymaktır. Bakmayın siz “yayın sayımızın artmış” olmasına!
Okurlarıma iyi bayramlar diliyorum.

29 Haziran 2016

Kemal Göktaş - Akademide intihal depremi (Cumhuriyet)

Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde “ağır intihal” yani bilimsel hırsızlık yapıldığını ortaya koydu. Vakıf üniversitelerinde intihal oranı yüzde 46 seviyesine çıkarken kamu üniversitelerinde bu oran yüzde 31 oldu. Bilimsel çalışmaların “orjinal” olup olmadığını gösteren benzerlik indeksinde de dünya ortalaması yüzde 15 iken Türkiye’de bu oran yüzde 28.5 çıktı.
“Akademik yazı kalitesi” ile ilgili bir çalışma yürüten Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uyguluma Merkezi (BEPAM) bu kapsamda 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere 600 tezin incelenmesini tamamladı. Bu tezlerin 477’si kamu, 123’ü vakıf üniversitelerinde yazılmıştı ve 89’u İngilizce ve 511’i de Türkçe idi. Tezlerin incelemesinde “turnitin intihal programı” kullanıldı ve programın her bir çalışma için ayrı ayrı belirlediği benzerlik indeksi kullanıldı.
Yapılan çalışmanın ne kadar orijinal olduğunu ifade eden benzerlik indeksinin dünyada kabul edilen seviyesi yüzde 15 iken Türkiye’de yapılan tezlerde bu oran yüzde 28.5 çıktı. Bu da Türkiye’de yapılan çalışmalarda ortaya yeni bir şey konamadığı ve çalışmaların sıklıkla bir birini tekrar eden araştırmalar olduğunu gösterdi. Çalışma kapsamında İngilizce tezlerin benzerlik indeksi yüzde 24 iken, Türkçe tezlerde bu oran yüzde 29 oldu. Kamu üniversitelerinde benzerlik oranı yüzde 28, vakıf üniversitelerinde ise yüzde 31 çıktı. Bu da kamu okullarında yazılan tezlerin daha iyi durumda olduğunu gösterdi.
Her 3 tezden biri çalıntı
Çalışmanın amacı intihal olmamasına rağmen araştırma sırasında yüksek intihalli tezler görmezden gelinemeyecek kadar çok olunca bu tezler intihalli olarak işaretlendi. Araştırma sonucunda 207 tezin, yani tezlerin yüzde 34’ünün yüksek intihalli olduğu ortaya çıktı. Kamu okullarında intihalli tez sayısı 150 iken (yüzde 31), vakıf okullarında bu sayı 57 (yüzde 46) oldu. Yüksek lisan tezlerinde intihalli olanların sayısı 173 (yüzde 36) iken, doktora tezlerinin sayısı 34 (yüzde 26) oldu. İngilizce tezlerde bu sayı 25 (yüzde 28) ve Türkçe tezlerde 182 (yüzde 35) oldu.
“Ciddi bir ahlak sorunu var”
Çalışmayı yürüten araştırmacı Dr. Ziya Toprak, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede araştarmanın öğrencilerin tez yazmayı, akademisyenlerin de tez yazdırmayı bilmediğini ortaya koyduğunu söyledi. Türkiye’de hiç bir üniversitede yazıyı bilgi üretmenin ana aracı olarak gören bir Akademik Yazı Merkezi’nin bulunmadığını belirten Toprak “Ülkemizde maalesef ciddi boyutlarda etik sorunlar bulunmaktadır. Kuşkusuz bu araştırmada ortaya çıkan intihal vakaları arasında bilmeden intihal yapanlar vardır. Ancak araştırmanın bulguları yüksek intihalli tezler ile ilgilidir. Yani ciddi seviyelerde intihal söz konusudur. Burada bir ya da iki satır yada bir paragraftan söz etmiyoruz. Bilerek yapılan intihaller bunlar, bu da ciddi bir ahlak sorunu olduğunu düşündürtmektedir.” dedi. Toprak, İngilizce yazılan tezlerin İngilizce eğitim veren üniversitelerde yazıldığı düşünüldüğünde benzerlik ve intihal oranları bakımından Boğaziçi, ODTÜ ve Bilkent gibi okulların Türkiye ölçeklerine göre daha iyi durumda olduğunu kaydetti.
Yılda 25 bin tez yazılıyor
Türkiye’de özellikle son yıllarda doktora ve yüksek lisans çalışmalarında büyük bir artış yaşandığına dikkat çeken Toprak “YÖK Ulusal Tez Merkezine girilen tez sayısı 1999 yılında 11 bin 39, 2004 yılında 16 bin 343, 2009 yılında 21 bin 350 ve 2014 yılında 25 bin 730 olmuştur. Kuşkusuz bu sayının artmasında vakıf üniversitelerinin sayısındaki artış ile birlikte eğitimin ’kariyer yapmada’ gittikçe artan önemi yadsınamaz” dedi.
İntihal, bir başkasına ait bir fikri, düşünceyi ya da kavramı sahibine atıfta bulunmadan kullanmaya yani akademik hırsızlığa verilen isim.

1 Mayıs 2016

Çiğdem Toker - Prof. Dr. Serdar Sayan: "İntihal en çok bu coğrafyadan çıkıyor" (Cumhuriyet)

Yaşadığı intihal deneyimi sonrası dünyadaki intihal olaylarını masaya yatıran Prof. Dr. Sayan, unvan alabilmek için makale yayımlatmada yapılan sahtecilikleri anlattı.
Prof. Dr. Serdar Sayan, akademik alanda üretkenliğiyle tanınan bir iktisat hocası. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi öğretim üyesi. Yaşadığı tuhaf bir deneyim, adını literatürde farklı kılmakta: Prof. Sayan, yazdığı bir makaleyi, olduğu gibi “yürüterek” kendisininmiş gibi sunan bir akademisyenin çalıntı makalesine “hakemlik” yapmış ilk ve tek isim.
İranlı Bashir Khodaparasti, Sayan’ın bir doktora öğrencisiyle birlikte kaleme aldığı makaleyi, ilk satırından son satırına dek -adeta ekran fotoğrafı gibi- aşırmakta beis görmemiş. Ama “Scandinavian Journal of Economics” editörü, nüfus yaşlanma hızının dış ticarete etkisini konu alan bu makaleyi hakemlik yapması için Sayan’a gönderince de yakayı ele vermiş.
2007’de yaşanan bu olayın dünyada eşi benzeri yok. O dönem çalıştığım Hürriyet’te haberleştirdiğim bu olay, “Makale çalıntı, çünkü benim” başlığıyla sürmanşete taşınmıştı. Akademi alanında etik çalışması yapan uluslararası bir kurum bu konuyla yakından ilgilenince, mesele dokuz yıl sonra yeniden güncel hale geldi.
Sayan’ın, dünyadaki intihal olaylarını inceleyen “Kendi Makalenize Hakemlik Yapmak: Gerçekleşen Rüya mı, Yoksa...” başlıklı makalesi, “Review of Social Economy” adlı akademik dergide bu ay yayımlandı. Dokuz yıl önceki haberimin, bu makalede referans olarak yer aldığını öğrenince bana da Sayan’ın kapısını tekrar çalmak düştü. Makaleyi yazarken, intihalin en çok Türkiye’nin yer aldığı “bu coğrafya”da yaygınlığını gördüğünü belirten Sayan ile “intihal”i konuştuk.
‘O ahlaka kurban olun’
Sizin olaydan başlayalım. Makalenizi blok olarak çalan İranlı akademisyen ne yapmakta?
İran’da hocalığa devam ediyor. Ama kayda değer hiçbir makalesi çıkmamış. İsmi pek bilinmiyordu zaten. Makaleyi bana hakemlik için gönderen editör, üniversite yönetimine ve kendisine yazmıştı ama herhangi bir yaptırım uygulanmadı.
Son makalenizde ele aldığınız konulardan biri intihaldeki artışın nedenleri...
Evet burada iki enteresan şey var. Birincisi, artış en çok bizim bölgeden, yani bizim coğrafyadan. Orada şunu söylemem lazım: “Siz Batı’nın teknolojisini, ahlakını almayın diyen, bir tür var ya. Siz o Batılı ahlaka kurban olun. İkinci soru ise neden bu kadar cüretkâr oldukları.
‘Küreselleşmeyle arttı’
İnternetin sebep değil araç olduğunu söylüyorsunuz burada. Peki nasıl?
İntihal vakalarındaki artış, 90’lardan itibaren küreselleşmeye bağlı olarak artıyor. İnternet ile küreselleşmenin aynı döneme rastlaması ve etkileşimin rolü büyük. İnternet intihali kolaylaştırdı ama yakalamayı da kolaylaştırdı. Diğer yandan da küreselleşmedeki artış öğretim üyelerinin ülkeler arası dolaşımını artırıyor.
Dolaşımın artması ve dış dünyaya açılım, akademik çalışmada standart sorunları görünür mü kılıyor? Tabii. Türkiye’de çalıntı iddiaları çok vardır. Ama bunu zaten üç beş jüri üyesi görür, bilir. Anlarsa intihal olayını, onlar anlar. Anlamazlarsa doçentliğini verir geçerler. ABD’de, İngiltere’de işler böyle olmuyor. Oralarda ne işe yaradığı belli olmayan 500 sayfalık bir şey yazamıyorsun. Uluslararası baskı çoğalıyor. Bugün artık önemli bir soruna çözüm önerecek, yaratıcı bir şeyler yazma zorunluluğu ortaya çıktı. Bu Türkiye’de Bilkent’te başladı. Sonra giderek başka üniversiteler hakemli dergilerde yayımlatılsın demeye başladı. Bunun bizim gibi ülkeler açısından getirdiği en önemli sonuç ise ABD ve İngiltere gibi ülkelerdeki atama, yükselme kriterleriyle tanışılması. Atama ve terfiler, saygın dergilerde, alanın uzmanı hakemlerin yayımlanmaya değer bulmasıyla basılan makalelerin sayısı ve kalitesine bağlı. 
‘Rus ruleti oynamak gibi’
Prof. Dr. Serdar Sayan, “Dolu mermiye sıranın ne zaman geleceği belirsizdir; intihalden yakalanmak kafanıza kurşun sıkmak gibidir” diyor.
Söz ettiğiniz cüretkârlığın cevabı da burada mı?
Evet yaratıcı bir sorun bulup, onu çözme meselesi büyük eksiklik. Bu eksikliklerin atanma ve yükseltilme kriterlerini doğrudan etkilemesi, intihalin bir sebebi. İntihal “Rus ruleti” oynamak gibidir. Sizi suçüstü yakalayacak hakeme ne zaman yakalanacağınız, dolu mermiye sıranın ne zaman geleceği gibi belirsizdir; intihalden yakalanmak kafanıza kurşun sıkmak gibidir...
Ama yine de cüret ediliyor işte...
Çünkü bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde yayımlanan yerli akademik dergilerde hakem değerlendirmesi süreci sağlıklı biçimde işletilemiyor. Çünkü bizde herkes kimin ne olduğunu biliyor, zaten ismini, izlesen de kimin ne yaptığı belli. Benim makalem sana geldiğinde, şöyle bir bakıyorsun, beğenmesen de “tamam iyidir, yayımlansın” diye bir rapor yazıyorsun, sonra da bana telefon edip, “Bak Hoca, senin makalen bana geldi, benimki de sana gelecek muhtemelen” diyorsun.
 “Al gülüm ver gülüm”lerle karşılıklı borçluluk ilişkisi yaratma?
Maalesef. Bunun sonucunda kriterler aşağıya çekiliyor. Uluslararası yayın, seni tanımayan, kontrol edemeyeceğin, etkilemeyeceğin bir süreç demektir. Gerçek anlamda kalite onayı. Yavaş yavaş bu sistem taşra üniversitelere de uygulanıyor. Fakat taşra üniversitelerdeki öğretim üyelerinin büyük çoğunluğu Türkiye’deki üniversitelerden doktora almış ve buralardaki kötü doktora eğitimi sonucunda ilginç problem tanımlamakta, çözmek üzere ilginç bir araştırma yapmakta, tasarlamakta, özellikle sosyal bölümlerde yoksun.
‘Yazma becerisi eksik’
İntihali yaygınlaştıran başka bir etken var mı?
Genç kuşaklarda korkunç bir yazma becerisi eksikliği. İngilizceden geçtim, meramını Türkçe anlatma becerisinden söz ediyorum. Bazen yazdığını okuduğumda, “ne diyor bu çocuk” diyorum. Giriş, gelişme, paragraf hak getire. Hakikaten anlamıyorum, çağırıyorum çocuğu, “Sen ne anlatıyorsun. Bana söyle şimdi” deyip oradan toparlamaya çalışıyorum. Bu şartlar altında böyle eğitim almış adamlara “yaratıcı problem bul, çöz, tanıt” diyorsun. Kaliteli uluslararası yayın organında bir makale yazıp yayımlatacak beceriye sahip olmadığı halde, “Bunu yapmazsan, doçent, profesör olamazsın” diyorsun. Eskiden Fransızlarda Doğu ülkelerinden gelen öğrencilere verilen çok aşağılayıcı “bon pour l’Orient” diye bir değerlendirme notu vardı, “Şark için kabul edilebilir”. Demem şu; kendi dilini kullanamayan adamları üniversitelerde çalıştırıp, “Batı için de iyi olan şeyler yazacaksın” diyoruz.
‘Tünelin ucunda ışık yok’
Peki, ne yapacağız biz?
Yapacağımız şey eğitim kalitesini çok artırmamız, ama ben tünelin ucunda bir ışık göremiyorum, hayır. Çünkü eğitim sistemi, yaratıcı insan yetiştirmiyor. Ezberci, yarım yamalak, kurnazlığa yönelik işler. Çocuklara bir şey öğretmeye kalktığımda dirençle karşılaşıyorum. “Şurada türev alacağız” dediğimde, “Neden” diyor.
‘Sahte dergiler'
Makalenizde görüldüğü kadarıyla neredeyse bir intihal endüstrisi oluşmuş?
Dünyanın her yerinde hakemli dergi adı altında sahte dergiler çıkıyor. Mesela İngiltere’de genelde Bangladeşliler yapıyor bunu. İtalya’da bir dergi, sırf sınamak amacıyla böyle bir maç ya da hayat hikâyesi anlatır gibi bir makale göndermişler para karşılığında, ne olacak diye. Basılmış o makale. Türkiye’de de bu uluslararası yayınlarda belli bir puan alıyorsun. Mesela Kazakistan’da bir dergi çıkıyor, uluslararası dergi. Yayın kurulunu açıyorsun. Editörlerin hepsi Türkiye’deki taşra üniversitelerinden öğretim üyeleri. Trabzon’da bu işi yapıp para kazanan bir adam vardı mesela. Kapatıldı sonra. TÜBİTAK desteği alıyorlar bir de.
‘Endüstri oldu’
 Nasıl fark edilmiyor?
Şimdi sen bana makale gönderiyorsun, ben burada bilgisayarda basıyorum. Bir şekilde İngiltere e-posta adresi almışım. Şimdi çok kolay o işler. Kendimi İngiltere’de çıkan bir derginin editörü gibi gösteriyorum. Makalende hayatını bile anlatabilirsin. Daha iyi bir şey yazamadığın için ben sana 500 dolar veriyorum. Bunda beis görmüyorum çünkü TÜBİTAK’tan daha yüksek destek alıyorum. Trabzon’da evinde dergi kuran adam böyleydi. Yani bu işler dünya çapında çok arttı. Bu ülkelerden insanlar bu şartlar altında ilerleyemedikleri için, bu iş bir endüstri haline geldi. Yani öyle örnekler biliyorum ki, TÜBİTAK’tan aldığı parayla, maaşını ikiye katlayan insanlar biliyorum. TÜBİTAK fark edince geri istiyor, kesiyor filan ama çok mide bulandırıcı hale geldi bu işler.
Serdar Sayan kimdir?
ODTÜ Ekonomi Bölümü’nden mezun. Yüksek lisans ve doktorasını ABD’de Ohio State University’de yaptı. 1992’de Türkiye’ye dönerek Bilkent Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak göreve başladı ve 2006’ya kadar bu üniversitede çalıştı. 2003-2004 öğretim yılında misafir profesör olarak yüksek lisans ve doktora dersleri vermek üzere davet edildiği Ohio State University‘ye döndü. 2005 kışını Uluslararası Para Fonu’nda (IMF) Ziyaretçi Akademisyen olarak çalıştığı Washington’da geçirdikten sonra 2006’da TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’ne geçti. Halen bu üniversitede bir yandan dersler veriyor, bir yandan da Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü’nü ve isabetli işsizlik oranı tahminleriyle ünlü Sosyal Politikalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (SPM) Direktörlüğü’nü yürütüyor. Sayan çok sayıda ulusal ve uluslararası akademik dergiye hakem olarak hizmet etmesinin yanı sıra, Türkiye’de ve ABD’de yayımlanan çeşitli dergilerde misafir editörlük, başeditörlük ve asosiye editörlük görevleri de üstlendi. 2009-2011 yılları arasında Üniversiteler Arası Kurul Doçentlik Alt Komisyonu ve 2011-2013 arasında da YÖK Sosyal Bilimler Yayın Etiği Komisyonu üyesi olarak görev yaptı. (Bütün bu etkinlikleri sırasında da arzu ettiğinden çok daha fazla sayıda intihal vakasıyla karşılaştı.)

18 Aralık 2011

İntihal ortaklığı (Cumhuriyet)

İmzasının bulunduğu makalenin intihal olduğu ortaya çıkan Çankaya Üniversitesi Rektörü Güvenç makale için yardım ettiğini, kandırıldığını iddia etti
MAHMUT LICALI
ANKARA - Çankaya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ziya Güvenç, Gazi Üniversitesinden Prof. Dr. Ergün Kasap ve Aksaray Üniversitesinden Yrd. Doç. Halil İbrahim Dursunun ortak imzasıyla uluslararası bir dergide yayımlanan bilimsel bir makalede bilimsel hırsızlık (intihal) yapıldığı ortaya çıktı. Rektör Prof. Güvenç, makalede yardım ettiği Dursunun kendisini kandırdığını savundu. Güvençten mektupla özür dileyen Dursun, durumun İngilizce bilgisinin yetersiz olması ve tecrübesizliğinden kaynaklandığını belirtti. Aksaray Üniversitesi tarafından açılan soruşturmada Dursunun suçlu bulunduğu belirtildi.
Uluslararası bilimsel bir dergi olan Communications in Nonlinear Science and Numerical Simulationın Mayıs 2010 sayısında Çankaya Üniversitesi Rektörü Prof. Güvenç, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Kasap ve Aksaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dursunun ortak imzasıyla bilimsel bir makale yayımlandı.
A Simple Analytical EAM Model For Some BCC Metals adıyla yayımlanan makalede 1996da Almanyada yayımlanan başka bir makaleden intihal yapıldığının tespit edilmesi üzerine, derginin Kasım 2011 sayısında makalenin geri çekildiği duyuruldu. Söz konusu makalenin özet bölümünden kaynakçasına kadar 1996da yayımlanan başka bir makaleden büyük oranda intihal yapıldığı belirlendi.
Mektupla intihali kabul etti
Kendi imzasının da yer aldığı makalede intihal yapıldığını Ocak 2011de fark ettiğini belirten Prof. Güvenç, Dursuna yardım etmek istediğini, söz konusu makalede intihal yapıldığını bilmediğini savundu. İntihal yapılan makalenin yayımlanmasının ardından Aksaray Üniversitesinde yardımcı doçent kadrosuna atanan Dursun, olayın anlaşılmasının ardından Prof. Güvenç ve uluslararası bilimsel derginin editörlerine birer mektup yazarak intihal yaptığını kabul etti.
Dursun, Güvençe gönderdiği mektubunda, makaledeki intihal olarak nitelendirilebilecek hataları içeren ifadeleri İngilizce bilgisinin zayıflığı nedeniyle yaptığını belirterek Makaledeki ifadeleri daha önce yayımlanmış bir makaleden alıntı suretiyle kullandığımı sizden saklamış olmamın derin üzüntüsünü yaşıyorum dedi.
Yaptığı işin intihal olacağını düşünemediğini savunan Dursun, Bunun ilk uluslararası makalem olduğunu ve yetersiz İngilizcemle birlikte bu işteki tecrübesizliğimi siz de biliyorsunuz görüşünü ifade etti.
Dursun suçlu bulundu
Prof. Güvenç, 16 Mayıs 2011 tarihinde Aksaray Üniversitesi Rektörü Prof. Mustafa Acara konu hakkında soruşturma açılması istemiyle bir yazı gönderdi. Aksaray Üniversitesi Rektörü Prof. Acar, 23 Mayıs 2011 tarihinde konuyla ilgili gerekli incelemenin yapıldığını ve işlemlerin başlatıldığını bildirdi.
Soruşturma sonucunda Dursunun suçlu bulunduğu, dergi editörlerine ve Güvençe gönderdiği özür mektuplarına vurgu yapıldığı belirtildi. Soruşturmayla ilgili bilgi almak için aradığımız Aksaray Üniversitesi Rektörü Acar, telefonlarımıza yanıt vermedi.
‘Aklımın ucundan bile geçmedi’
Rektör Prof. Güvenç, Dursunun makalesi üzerinde 3 ay çalıştığını belirterek Aklımın ucundan bile ondan şüphelenmek geçmedi. 1996 yılında yayımlanan bir makaleden İngilizce bilmediği için yüzde 70-80 oranında cümleleri alıp koymuş. Bunu benden sakladıgörüşünü savundu.
İlk makalesinde intihal yaptığının ortaya çıkmasının ardından Dursunun kendi ismini izinsiz kullanarak kullandığı toplam 3 farklı makalenin yayımlanmasını durdurduğunu dile getiren Güvenç, Ben yardım ettim, başıma bu geldi. Soruşturmanın sonucunda benim suçlu olduğum belirtilirse, ben derhal mesleğimi bırakıp gidip bir köye yerleşeceğim. İnsanlara yardım etmekten bu duruma düştüğüm için son derece üzgünüm diye konuştu.

!

Türkiye yırtıcı, şaibeli, sahte ve fake dergilerde en çok yayın yapan 3. ülke

Predatory journals: Who publishes in them and why? - Selçuk Beşir Demir Dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Elsevier tarafınd...

Predatory journals: Who publishes in them and why?

.....................................................................


...
...
...

* Rastgele Yazılar




.