Işıl Öz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Işıl Öz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Ekim 2012
Işıl Öz - 'Akademik çevre kendi içinde özeleştiri yaparken sesini yükseltmeli' (T24)
A. Murat Eren, 'Öğrenciler, akademisyenler, gerek yazarak gerek dışarıya çıkarak bilim etiğini hiçe sayan meslektaşlarını ve gevşek tutum ortaya koyan yöneticilerini protesto etmeli' dedi.
‘Türkiye Akademisinin Arka Sokaklarından Tez Manzaraları’ başlığı ile subjektif.org’da yayımlanan yazının dikkat çekeceğini daha önce T24’te yazmış, bu eleştirileri açıkça dile getirmenin öneminin altını çizmiştik. Yazıyı hazırlayan bilgisayar bilimleri alanında doktora sahibi, mikrobiyal ekoloji alanındaki çalışmalarını doktora sonrası araştırmacı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde sürdüren A. Murat Eren, çoğunlukla e-posta ile gelen görüşlerde ortak bir ruh hali olduğundan bahsetti. Eren, akademik çevrenin kendi içinde özeleştiri yaparken sesini yükseltmesi gerektiğinin altını çizdi: Söz konusu akademi olunca herkes yorgun, dertli ve karamsar. Dışarıda akademideki muhtemel bir düzelme için bu konuda daha fazla ses çıkarılması gerektiğini idrak etmiş geniş bir kitle olduğunu düşünüyorum.
Eren, yurtiçi ve yurt dışıdaki birçok akademisyenden teşekkür içerikli mesaj aldığını söyledi yalnız bu tepkilerin çoğunun özel iletişime sıkışıp kalmasının üzüntü verici olduğunun altını çizmekten de kaçınmadı: “Türkiye’de akademinin daha istikrarlı bir gelişim sürecine girmesinin, özel iletişim kanallarından verilen tepkiler ile açıktan verilen tepkiler arasındaki orantısızlığa bir denge gelmesi ile mümkün olabileceğine inanıyorum. Öğrenciler, akademisyenler, gerek yazarak gerek dışarıya çıkarak bilim etiğini hiçe sayan meslektaşlarını ve gevşek tutum ortaya koyan yöneticilerini protesto etmeli. Öte yandan ifade özgürlüğünü tam olarak özümseyememiş bir toplumda problemleri açıkça dile getirmenin risklerini kariyerinin henüz ilk basamaklarında öğrenmiş kişilerin bir anda eleştiren, tartışan bireylere dönüşmeye ikna olmalarını beklemenin haksızlık olduğunun da farkındayım. Bununla beraber zaman içerisinde bir düzelme ummaktan başka bir alternatif göremiyorum. Çünkü akademinin bugününü hazırlayan tepkisizlik yarınının da bugünden farklı olmayacağının garantisi.”
'Kötü akademi kendi kendisini finanse ediyor'
Yazıda, etik ve bilimsel açıdan kusurlu tezlerden örnekler sunuluyor. Birçoğu aynı danışmanın farklı öğrencilerinin tezlerindeki benzerlikleri göz önüne seren bu örnekler, bu öğrencilerin öğrencilerinin de benzer eğilimlerden muzdarip olabileceğini örnekliyor. Türkiye’de akademik ahlaksızlıklara net tepkiler verilmediğinin altı çiziliyor. Yayınlanan tezlere erişimdeki zorluklardan bahsediliyor. Akademik problemlere verilen tepkilerin yetersizliğine ve buna sebep olan yasama ve yürütme problemlerine değiniliyor.
Bilimsel çalışmalarını yakından takip ettiğim birkaç akademisyene ulaştım, bakın konu ile ilgili neler dediler:
Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü’nden Yard. Doç. Dr. Raşit Bilgin: A. Murat Eren’in özellikle tezlerle ilgili bahsettiği noktalar dikkat çekici idi. Tezler aslında bilimsel makalelere göre çok daha az görünürlülüğe sahip, şu anda makalelere global olarak ulaşmak görece bayağı kolay olmasına rağmen, tezlere ulaşmak daha zor. Bunun bir sebebi, araştırmacıların belli bir konuda genel olarak katalog taraması yaptıklarında (google scholar’dan mesela), tezlere makaleler kadar rahat ulaşamaması ile ilgili. Yani makaleler ile ilgili genel olarak neredeyse global olabilecek bir kontrol mekanizması varken, tezler için durum böyle değil, neredeyse dünyada her üniversitenin kendine özel, dijital olarak tez paylaşma(ma) politikaları var. Tezlerin görünürlüğünü ve ulaşılabilirliğini arttırmak gerekli. YÖK’e artık yapılan her tezin dijital kopyaları da gönderilmekte, belki bu tezlerin veritabanlarıyla bağlanarak daha ayrıntılı olarak incelenmesinin önünü açmak ve intihale karşı kontrol etmek, kısmi bir çözüm olabilir. Ama sorumluluğun büyük bir kısmı tez danışmanlarına ve öğrencilere düşüyor. Danışmanların tez öğrencilerine intihalin ne olduğunu çok iyi anlatması, öğrencilerin de tezlerini yazarken buna son derece dikkat eder bir şekilde tezlerini yazmaları gerekiyor. Bazen öğrencilerin alıntılamalarını bilmeden eksik yapıp, sonrasında da hocaların gözünden kaçma ihtimali de var. Ama bunu önemsemeyen ve bilerek intihal yapan kişilerle ilgili belki Eren’in yaptığı gibi bir bakıma dedektiflik içeren önlemler gerekli olabilir.
Yeditepe Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Kaan Öztürk: Bilimsel ahlâksızlık yapanlar ceza almak bir yana, yükselerek dekan, rektör, hatta bakan olabiliyorlar. Mahkemeler akademik anlayışa uymayan gerekçelerle intihalcileri beraat ettiriyor. Öte yandan ahlâksızlıklara karşı ses yükseltmek isteyen dürüst bilimciler “başıma birşey gelir mi” korkusu içindeler. Bu durum tersine dönmeli. Dünyada akademik ahlâk, açık kontrol ve sert eleştiri mekanizmalarıyla muhafaza edilir.
Bilimsel çalışmalar (tez, tebliğ, makale, vs.) herkesin değerlendirmesine açık olmalıdır. Ahlâksızlıklara dikkat çekenlerin kariyerlerinin baltalanması korkusu ortadan kaldırılmalıdır. Ve nihayetinde, akademik ahlâksızlık yapanların ciddi cezalar alması sağlanmalıdır. Bu bağlamda yargıçların da akademik etik prensipleri konusunda eğitilmesi, gerekirse yasalardaki tanımların değiştirilmesi önemlidir.
Bu şartlar sağlandığında, akademik dünya kendi dinamiği içinde ahlâksızlıkları dışlayabilecektir.
Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Ömer Gökçümen: Türkiye akademisinin birçok problemi olduğu doğru. Daha önceki yayınlar intihalin ne kadar yaygın olduğunu gözler önüne sermişti. Bunun dışında, benim gördüğüm kadarı ile Türkiye’deki en büyük sorunlardan birisi, akademi içindeki güç dinamiklerinin, genel olarak akademik nitelikten ziyade politik ve daha önemlisi kişisel ilişkiler üzerinden yapılanması. TÜBA’daki yeni düzenlemeden, rektör seçimlerine, doçentlik sınavlarından asistanlıkların dağıtılmasına kadar bunu örneklendirmek mümkün. Bu durum, hem nitelikli araştırmacıların yükselmesini zorlaştırıyor, hem de üniversitenin hedeflerinin ve kültürünün şekillenmesinde tepeden inme bir kültür yaratıyor. Kanımca şu andaki yönetimin üniversitelerden beklediği, politik olarak suya sabuna dokunmayan, ekonomik gelişime odaklı ve temelde teknoloji ve nitelikli çalışan, üreten bir kurum olarak kendini yenilemesi. Ancak, bu çok sığ ve kısa dönemli bir düşünüş. Ne yazık ki Avrupa ve Amerika akademisinin finansal sıkıntıları ve Çin'in farklı, daha az özgür bir akademik modelle akademik dünyayı değiştirmeye başlamış olması, ortaya bir ideal model koymayı zorlaştırıyor. Yine de, üniversiteyi, bilgiyi üreten ve koruyan, toplumun ahlaki pusulası olarak güvenilen, değer üreten, nitelikli vatandaşlar yetiştiren ve belki de en önemlisi, özgür, gerektiğinde radikal fikirleri bünyesinde barındıran bir kurum olarak düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
Çözüm aslında konsept olarak çok basit: Akademik özgürlük
“Özellikle genç ve kariyerlerinin başlangıcında olan akademisyenlerin ve lisans ve lisans-üstü öğrencilerinin, kendi kariyerlerinin etkileneceğinden korkmadan özellikle üniversite ile ilgili olan eleştirilerini seslendirebilmeleri gerekli. Çünkü üniversitenin uzun vadeli önemini, neden özerk üniversitelerin önemli olduğunu akademisyenlerden başka kimsenin inandırıcı bir şekilde anlatabileceğini zannetmiyorum. Ancak şu andaki üniversite ikliminde, insanların bu tip bir söylemi şekillendiremediğini düşünüyorum. O yüzden yapılması gereken en büyük ve etkili reformun akademik özgürlüğün, sadece devlet kurumlarıyla ve hükümetle olan ilişkilerde değil, üniversite içinde yerleşmiş hiyerarşi bağlamında da sağlanması şart. Bunun da en pratik yolunun, şu andaki atama, kurum içinde yükselme, doçentlik vb. gibi insanların kariyerleri ile ilgili dinamiklerin yeniden düzenlenmesi olduğu kanaatindeyim.”
22 Eylül 2012
Işıl Öz - Türkiye akademisindeki tıkanıklığın sorumlusu kim?
Bilgisayar bilimleri alanında doktora sahibi, mikrobiyal ekoloji
alanındaki çalışmalarını doktora sonrası araştırmacı olarak Amerika
Birleşik Devletleri’nde sürdüren A. Murat Eren’in subjektif.org’da ‘Türkiye Akademisinin Arka Sokaklarından Tez Manzaraları’ başlığı ile yayımladığı yazı ses getirecek.
Yazıda, etik ve bilimsel açıdan kusurlu tezlerden örnekler sunuluyor.
Birçoğu aynı danışmanın farklı öğrencilerinin tezlerindeki
benzerlikleri göz önüne seren bu örnekler, bu öğrencilerin
öğrencilerinin de benzer eğilimlerden muzdarip olabileceğini örnekliyor.
Türkiye’de akademik ahlaksızlıklara net tepkiler verilmediğinin altı
çiziliyor. Yayınlanan tezlere erişimdeki zorluklardan bahsediliyor.
Akademik problemlere verilen tepkilerin yetersizliğine ve buna sebep
olan yasama ve yürütme problemlerine değiniliyor.
Araştırmacı Emrah Göker‘in bu
yazı için kaleme aldığı bir özet de mevcut. Türkiye’de yayınlanan
tezlere erişmenin önünde çeşitli engeller olduğundan bahseden Göker,
bu engellerin kime hizmet ettiği, tez arşivlerini yönetmekle sorumlu
olan YÖK’ün ve kütüphanelerde bir kopyası bulundurulması gereken tezlere
erişimde problem çıkaran üniversitelerin yanıtlaması gereken bir soru
olduğunu belirtiyor: “Tez yazarları izin formunda erişime kısıtlarlarsa,
tezleri okumak mümkün olmuyor. İkinci alternatif, tezlere, savunulduğu
üniversitelerde, kütüphaneler aracılığıyla ulaşmak. Burada da
üniversiteden üniversiteye değişen uygulamalar var. Bazı yerlerde, yazar
izin vermemişse kütüphane erişimi de mümkün olmuyor; bazı yerlerde ise
keyfi biçimde tezler kütüphanenin katalog yönetiminden koparılıp,
fakülte veya enstitü bünyesinde, erişime kapatılan odalarda depolanıyor.
Yüksek lisans/doktora tezlerinin ancak yazarın izniyle kamusal erişime
ve çoğaltmaya açılmasında, kağıt üzerinde, yanlış bir şey yok. Bunun,
hangi bilimsel ve hukuki gerekçelerle yapıldığını kayda geçirmekle
ilgili bir sorun var.”
‘Kötü akademi kendi kendisini finanse ediyor’
A. Murat Eren: “İyi akademi nesilden nesile aktarılan bir gelenek.
Türkiye’deki derin akademik problemleri besleyen en önemli neden, iyi
akademi geleneğinin Türkiye’de kendisine yer edinememiş olması. Her an
kendinden bir sonraki nesli yetiştiren akademinin artık bir gelenek
halini almış çıkmazdan kurtulması uzun soluklu ve ciddi bir seferberlik
gerektirirken, intihal yapan kişilerin üniversite kurullarında
aklandığı, yüksek lisans ve doktora öğrencileri yetiştirmeye devam
ettikleri Türkiye’de hem yasal düzenlemeler hem de bu düzenlemeleri
hayata geçirme noktasında vazife almış kişiler gerçek problemi kabul
etmekten çok uzak.” (T24)
17 Temmuz 2012
Işıl Öz - 'Türkiye'nin ihtiyacı olan büyük bir akademik devrim' (T24)
Akademisyenler TÜBİTAK'ın çalışmalarını ve Türkiye'deki akademik yapıyı değerlendirdi
Türkiye’deki beyin göçünü tersine çevirmek adına TÜBİTAK’ın düzenlediği, “Yurt Dışındaki Türk Bilim İnsanları Kurultayı” sonrası Türkiye’deki bilimsel altyapının eksikliği yine gündeme geldi. Türkiye’yi geliştirmek ancak problemlerin içine atılmakla başlar diyen bilim insanları var elbette ama TÜBİTAK’ın bu girişimini temelsiz bulanlar çoğunlukta. İletişimde olduğum birçok akademisyene sordum:
Türkiye’de bilim insanlarının çalışma evrenini nasıl değiştirmeli ki dünyanın her köşesinden (sadece Türkiyeli değil) bir çok bilim insanı Türkiye’de olmak istesin?
Sonuç, Türkiye’de akademik yükseltme sorunları, akademi-endüstri işbirliksizliği, akademilerin özerk olamayan bütçeleri, akademik yapılanma sorunları, öğrenme çıktılarına dayalı öğretim süreçleri çerçevesinde Türkiye’deki akademik sorunlara değindik.
Akademisyenlerin T24'e açıklamaları şöyle:
Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr Lale Akarun, bilim dünyasındaki atılımların, kurumsal birikim ile mümkün olduğunu düşündüğünü söyledi: “Bir araştırma kurumu inşa edeceksiniz,bu kurum kendi araştırma kültürünü yaratacak, öğrenci kitlesini yetiştirecek, çalışma, araştırma kültürünü ve ekibini oluşturacak. Projeler alacak, laboratuvarlar kuracak. Bu aşamaya geldikten sonra, bu kuruma yapılan her tür destek, katlanarak fayda yaratır. Örneğin, yurtdışında başarılı bir bilim insanı, bu şekilde çalışan bir kurumun, ve kendisine uygun bir ekibin içine katılırsa, (kurum değiştirmekten dolayı kısa bir verimlilik kaybına uğrasa da), verimli olarak çalışmayı sürdürebilir, ve geldiği yerde de fark yaratır. Ancak, yeni kurulan bir kuruma çok başarılı bir bilim insanını da getirseniz, fazla bir şey yapamayacağını düşünüyorum. Evet, bilgisi görgüsü sayesinde, bu kurumun şekillenmesinde çok önemli katkısı olabilir; ama yurtdışındaki araştırma verimliliğini sağlayamaz, ve araştırmasını aynı hızla ilerletemez.”
Prof. Akarun sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’de, 40-50 senelik (yerine göre daha fazla) birikime dayanan araştırma üniversiteleri var, sayıları 10 kadar. Bunları, başarılı olamadılar deyip bir kenara bırakıp, sil baştan yeni kurumların daha başarılı olacağını sanmak bir hatadır diye düşünüyorum. Tabii ki Türkiye gibi büyük bir ülkeye 8-10 araştırma üniversitesi az; sayının artması gerekiyor. Ancak eski kurumları devreden çıkartmadan, ve hatta onların desteği ile yeni üniversiteler kurmaya çalışmak, bana daha sağlam bir yaklaşımdır gibi geliyor. TÜBİTAK’ın bir süredir önceliği, araştırma desteklerini tabana yaymak. Yani, destek bütçesinin çoğunu 8-10 araştırma üniversitesine değil, tüm üniversitelere eşit paylaştırmak. Bu politikayı başarıyla uyguluyor; yeni üniversitelere de çok faydası oluyor. Ancak, yeni üniversitelerin yerleşmiş araştırma üniversitelerinin düzeyine ulaşması çok zaman alacaktır; öte yandan yerleşmiş kurumların hızını kesmek, ülke için çok zararlı olacaktır.”
Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mutlu Binark: “Genel olarak iki alt başlıkta yanıtlayabilirim sorularınızı; ilki Türkiye’de akademi ve özgün bilimsel araştırma sorunu. Mevcut üniversite sisteminde ister devlet ister vakıf üniversiteleri olsun, öğrencilerin eleştirel bir mesafe ile yaşamı, disiplinleri sorgulayan bir bilgi birikimi ile öğrenim sürecinde varolmaları temel amaç olarak görünmemekte. Hali hazırda “aktarmacı” bir eğitim sistemi hakim. Bu nedenle teori ve pratik arasında büyük bir uçurum gözlemleniyor. Çeşitli disiplinlerin kuramsal ve kavramsal çerçeveleri, ilkeleri yaşam deneyimi ile kesiştirilmiyor; derslikler “yaşam”la temas etmiyor. Üstelik, üniversite eğitiminin yaşam boyu ve yaşamın içinde olduğu nosyonundan ne yazık ki uzağız. Bu sorunun bir diğer ayağını da özgün ve nitelikli bilimsel araştırma sorunsalı geliştirmek ve bunun için araştırma zamanı temin etme sorunu oluşturuyor. Kanımca, bu noktada her türlü disiplinde TÜBİTAK çeşitli destek araştırma programları ile devreye olumlu bir destekleyici olarak girebiliyor. Üniversitelerde akademisyenlerin “aktarmacı” konumunun kökten bir şekilde “araştıran ve sorgulayan” misyonuna evrilmesi gerekli. Ancak burada sorumluluk TÜBİTAK’tan çok yüksek öğrenim kurumlarının kendisinde ve atama-yükseltme kriterlerinin halihazırdaki koşullarında...”
TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Merkezi’nde Uzman Araştırmacı Yard. Doç. Dr. Sevgi Zübeyde Gürbüz: “Sistem değişmedikçe, ne Türkiye’de insan yetişir, ne de insan dönmek ister. Sistem dediğim sadece ezberciliğe dayalı ilköğretim sistemimiz değil: Teknoloji geliştirmeye yönelik bir düzgün sistemimiz yok. Üniversiteler araştırma için güveniliyor ama tek başına yeterli değil. Fonlama mekanizmalar zayıf. ABD’deki sistemle ayrıntılı bir kıyas yapmış olsam ne kadar eksik kaldığımız ve kendi kendimize zarar verdiğimiz belli olur. ABD’de hem projelendirme güçlü hem de yeni mezunlar iş ortamında yetiştiriliyor. Bak Türkiye'de bu da yok. Belli bir birikimle ben Türkiye'ye geldim, ama benim bilgimden faydalanabilecek bir sistem yok, Gidiyorum sağa sola yalvarıyorum şunu bunu yapalım diye. Çok acı bir durum. ABD’den gelen herkes Türkiye'de ekmek bulur da bizim aradığımız sadece para değil, mesleğimizi en iyi bir şekilde icra edebilmek. Eğer insanlar mesleklerine hakkıyla yapabileceklerine inansalar çok daha kişi döner...ve çok daha hızlıca kalkınırız. Olay sadece akademisyenler değil tabii, genel araştırmacılar. Yoğun dönüş eğitim sıkıntısını da haffifletir çünkü böylece tahta oturmuş bağnaz hocalar barınamaz...”
TÜBİTAK’a sert eleştiri…
“Dünya bilim coğrafyasında pek esamesi okunmayan bir ülkenin gittikçe politik manipülasyonlara alet edilen bir kurumu olarak özetliyorum ben TÜBİTAK’ı. Elbette bir şekilde o kurumla bağlantılı dünya çapında bilimcileri tenzih ederek. Mesele asla tek tek başarılı insanlar değil, kurumsal olarak iyice garipleşti ve ülke olarak da Türkiye’nin pek bir bilimsel yeri yok.” dedi bilişsel bilimler dalında yüksek lisans yapmış, halihazırda yurtdışında uzay ve havacılık sektöründe çalışan bir isim.
3 küsür senedir Türkiye’de yaşamadığının altını çizdi ve “pek çok akademisyen ve gazeteci hapiste, yıllardır yargılanıyorlar, bunun üzerine daha fazla bir şey demeye korkuyorum, Türkiye’ye ailemi ziyarete gittiğimde başıma bir iş gelmesin diye. İnsanların bir gece ansızın alınıp götürülmedikleri, yıllarca yargılamaya maruz kalmadıkları bir yerde bilim ile uğraşmak daha makul diye düşünüyorum.” diye ekledi.
Bologna süreci konusunda ise bakın neler söyledi: “AB coğrafyasında dahi işler yavaşça rayından çıkmaya başladı, serbest piyasayı akademiye hakim kılmaya çalışıyorlar. Hollanda gibi bilim yuvası yerlerde bile ödenek gibi sözde gerekçeleri bahane edip üniversitedeki geometri departmanlarını kapatmaya kalktılar, Anvers Üniversitesi’nde benzer skandalvari durumlar yaşandı yakınlarda. Üzüntüm o ki Türkiye AB’nin kuyruğuna takılıp pek çok hatayı bu şekilde meşrulaştıracak.”
Kısaca, sosyal refahı yüksek bir ülkede, belli bir hayat standardını yakalamış, dünya standartlarında bilimsel üretim yapan başarılı bilimcilerin Türkiye’ye gitmesi için şu anda ufukta en ufak bir sebep göremediğini belirtti, hayatının ilk 33 senesini Türkiye’de geçirmiş, İTÜ ve Boğaziçi’nde okumuş ve özel bir üniversitede ders vermiş bir insan olarak…
'Nasıl olduğun değil, nasıl göründüğün önemli...'
“Bologna sürecinin iki etkisi oldu” dedi başka bir akademisyen ve ekledi: “Biri olumlu, üniversite içindeki her kurum ve birey “ben ne yapıyorum”u bir kez sorguladı. Öğrenim çıktıları, ders çıktıları, program çıktıları ve birbirlerini destekleyen domino taşları gibi örüldü sonuçta. Bir programdan mezun olan kişide aranan kriterlere göre tüm programlar gözden geçirildi. Bu daha önce var olan bir programı kopyala yapıştır hale getiren bölümler için önemli bir fırsattı “biz ne yapıyoruz”, “akademik yaşamın neresinde hangi eksiği kapatıyoruz” ve “bizim farklılığımız nerede” sorularını sormak için önemli fırsatlar sundu. Tabii ki bu fırsatları görebilmek, değerlendirebilmek ve bir avantaja çevirebilmek için Bologna sürecindeki evreleri ve bu sürecin üniversite yapısı içindeki tüm birey ve kurumlara getirdiği yükümlülüklerin çok iyi bilinmesi gerekiyordu.”
Dezavantaj da burada yatıyor sanırım…
Öyle, bir çok kurum ya da birey henüz süreci bilmeden, kulaktan dolma bilgilerle bu çıktıları ve programları hazırlamaya başladı. Böyle olunca da sadece görüntüde olan ama içeriği boşaltılmış öğrenim çıktıları tasarlandı, Programlar sanki bu çıktılar yerine getiriliyormuş gibi planlandı. Böyle olunca da günümüz postmodern dünyasına oldukça uygun bir yapı ortaya çıkıvermiş oldu. Nasıl olduğun değil, nasıl göründüğün önemli... Bununla birlikte tüm akademik birimlere yıllık, beş yıllık, on yıllık planlar yapma gerekliliği getirildi. Birbirleriyle bağlantılı olarak çalışan bu sistemde birimler kendilerine hedefler koydu ve bu hedefleri gerçekleştirebilmek için çalışmalar yapıldı. Kimi zaman hedefler gerçekten içi dolu olarak yerine getirildi, kimi zamansa hedefleri yerine getirebilmek için göstermelik etkinlikler, projeler ortaya kondu. Özetle, ölçülebilir olma sorusunun yanıtı hep nicelik olarak arandı. Kaç makale yazdın, kaç etkinlik yaptın, kaç konferans düzenledin, kaç bildiri yayınladın, kaç öğrenci projesi gerçekleştirdin... Bu soruların yanıtlarının hep nicel veriler ile ölçülmeye başlanmasıyla birlikte ortaya konan performansların niteliği ciddi oranda düştü. Çünkü ne yapılırsa yapılsın bu etkinlikler, etkinlik hanesine sadece artı 1 değer kazandıracaktı. Değerlendirmeler de hangi yoğunlukta ya da kalitede değil, kaç kere, kaç tane ile sınırlı. Doçentlik sınavları, profesörlük atamaları, yrd. doç atamaları hep puanla. Sayı tutturmayla. Nitelik ne kadar önemli tartışılır. 10 puan olmasın, 3 puan olsun ama özgün olsun.
‘Türkiye’de akademi özgür değil…’
Mevzuya dair son söz ise ABD’nin Massachusetts eyaletindeki Marine Biological Laboratory’de doktora sonrası araştırmacı statüsü ile faaliyet gösteren Dr. A. Murat Eren’in: “Türkiye akademisinin büyük bir değişime ihtiyacı olduğu bir gerçek. Fakat bu değişim yurt dışından dönecek bilim insanları eliyle başlatılabilecek gibi görünse de, akademik kadrosu gücü elinde bulunduran siyasi otoritenin ‘kadrolaşma’ eğilimleri doğrultusunda şekillenen bölümlerde yer etmiş kültürün bu değişime karşı ortaya koyacağı direnç ile başa çıkmak, “bilim insanı” olmaktan farklı meziyetler gerektiriyor. Akademinin bugünkü noktaya gelmesinin sebebi intihallerden, bütçe sıkıntılarından ya da vizyonsuzluktan daha derin: Türkiye’de akademi özgür değil. Bir nehir gibi coşkuyla akması gereken akademi, Türkiye’de siyasetin ifade özgürlüğüne çektiği setlerle oksijensiz baraj göllerine dönmüş vaziyette. Bugün gördüğümüz akademi de işte bu seçilim baskısının bir sonucu. Hem Türkiye, hem de ABD’deki bilim camiasını tanıyan birisi olarak ABD ya da Avrupa nehirlerinden alınıp bu göllere salınacak akademisyenlerin çok büyük bir kısmının boğulup gittiğini hayal etmek benim için zor değil.
Türkiye’nin ihtiyacı olan büyük bir akademik devrim; ama akademi hakkında görüş bildirirken ismini saklamak zorunda hisseden akademisyenler ya da akademinin problemlerini anlamaktan uzak siyasetçilerin değil, bu problemlerin en doğrudan etkilediği kitle olan öğrencilerin öncülük ettiği, akademiyi otoriteye bağlı köklerinden kurtaracak, önündeki setleri yıkarak akademiye bağımsızlığını kazandıracak bir devrim. İmkansız duyuluyor olmalı. Bu inanın yurt dışından dönecek bilim insanlarının Türkiye’de bir şeyleri değiştirebilme ihtimalinden daha olası.”
4 Şubat 2011
Işıl Öz - PROBLEM SİSTEM, ONA SATAŞMALI
(Turkish Journal)
New Orleans Üniversitesi’nde bilgisayar bilimleri alanında doktora yapan A. Murat Eren, 2010 yılı Eylül ayında, ‘Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları' isimli bir yazı yayımlamış; bu yazıda WASET isimli bir organizasyondan yola çıkarak akademinin tespiti zor sorunlarına değinmişti. Sayesinde Türkiye’den akademisyenlerin de faydalandığı, tam olarak hırsızlık ya da uydurma olmayan yayınlarla gerçekleştirilen bir akademik ahlâksızlık metodunu tanımış, en basit hali ile bu metodun, vasıfsız akademisyenlerin çeşitli şebekeler yardımı ile başka hiçbir yerde yayımlayamayacakları makalelerini ‘yayımlanmış’ gibi göstererek akademik puan toplamalarına olanak verdiğini öğrenmiştik. Konu ulusal basının ilgisini çekmiş ve daha geniş bir çerçevede yeniden irdelenmişti.
O makalenin devamı niteliğinde kaleme aldığı ‘İmece Usulü Bilim Cinayeti Konferansları' başlıklı yazısında ise Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde (ÇOMÜ), 27-29 Nisan 2011 tarihlerinde düzenlenecek olan “Uluslararası Bilişim Konferansı”nı irdeledi. İsmini andığı insanların herbirinin kendilerince doğru olanı yapmaya çalıştıklarına şüphesi olmadığını, fakat yöntemlerini tasvip etmediğini, doğru bildikleri şeylerin yanlış olduğunu belirtti. Türkiye’nin bilim arenasındaki gelişimine zarar verdiklerini ve daha fazla zarar vermemeleri için yaptıklarının açıkça tartışılması gerektiğini yazdı. Yazdıklarını okuduktan sonra Türkiye’nin bir üniversitesinin neden bunlara alet olduğunu siz de merak edeceksiniz.
Bu yazı sonrası, Çanakkale Kent Konseyi Web Vizyon Çalışma Grubu, A. Murat Eren hakkında suç duyurusunda bulunduklarını bildirdi: www.comu.tv
Bu 'suç duyurusu' o yazının neden önemli olduğunu gösterdi aslında.
Bu olan bitenler sonrası A. Murat Eren'e ulaştığımda bakın ne dedi: “Söz konusu 'suç duyurusunu' kaleme alan kişi Türkiye üniversitelerinde yardımcı doçentlik, hatta bölüm başkanlığı yapmış birisi. Bunda muhakkak hepimizin utanacağı bir şeyler var.
Naif bir insan değilim. Problemlerimizin bir günde çözülemeyeceğinin farkındayım. Fakat bu konulardaki toplumsal bilinç ne yazık ki olası bir değişime vesile olmaktan çok uzak.
İnsanların yapması gereken bir saatlerini ayırıp yazılmış olan yazıları okumak, anlamak. Özet geçmediğim için sitem edenler oluyor. İnsanları bu uzun ve sıkıcı yazılarla muhatap ettiğim için ben de üzgünüm. Fakat bu olaylara üstün körü göz atmak tüm bu problemleri birkaç isim ile bağdaştırmaya, bu sistemin eseri olan bireyleri boş yere cezalandırmaya çalışmaya neden oluyor; halbuki ihtiyacımız olan uzun soluklu ve sakin bir aydınlanma. Zira akademik problemlerimizin kökleri bireylerin ve tüzel kişiliklerin de ötesinde bir kültürel yozlaşmaya uzanıyor.
Çözmek ikinci adım, önce neler döndüğünü anlamalıyız. Neler döndüğünü yeterince fazla sayıda insan anladığında çözüm zaten kendiliğinden ortaya çıkacak.”
Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Profesör Dr. Lale Akarun’dan, A.Murat Eren’in referans verdiği, 2005’te Kahire’de düzenlenen GVIP 05 konferansında yayınlanan “An Efficient Iris Recognition for Security Purposes” adlı bildiriyi değerlendirmesini rica ettim.
Prof. Dr. Akarun, ilk izleniminin bu bildiriyi kimsenin okumamış, değerlendirmemiş olduğunu söyledi ve nedenini şöyle açıkladı: “Bildirinin özetçesinde, “artificial neural network model in the form of Multi-Lever Perception using Back Propagation Algorithm and Generalized Delta Rule” kullanıldığı yazıyor. Hiç kuşkusuz kastedilen, yapay sinir ağı adlı, bu camiada çok iyi bilinen bir algoritmanın kullanıldığı. Yapay sinir ağları, beyindeki sinir ağlarından esinlenen, yaklaşık 30-40 yıldır çalışılan, çok iyi bilinen algoritmalardır: En iyi bilinen tiplerinden biri, Multi-layer perceptron (MLP) (çok katmanlı sinir ağı) tipidir.Bu algoritmanın bilgisayar bilimleri alanında kullanılan pek çok yazılım kütüphanesinde, uygulamaları bulunur. Makalede bu algoritmayı kullanarak basit bir sınıflandırma yapmaya teşebbüs etmişler. Ancak, adını bile bilmeden kullanmışlar: Multi-layer perceptron (çok katmanlı sinir ağı) yerine multi-lever perception (çok kaldıraçlı algılama) yazmışlar! Üstelik de, bildirinin en başında, özetçesinde yapılan bu vahim hatayı kimse farketmemiş! Bu nedenle, bu bildiriyi, kimse okumamış diyorum.”
Hatta bildiriyi yazarları da mı okumadı acaba?
Aynı şeyi ben de düşünmekten kendimi alamıyorum. Bildiri Türkçe yazılıp googletranslate gibi bir çevirici ile İngilizceye çevrilmiş olabilir. Hani şöyle e-mailler alıyoruz ya: “ani ver para banka hesap gösterilen yoksa ölüm”; bildirinin dili bu lezzette. Gerçi artık bilimsel makalelerde bu çok sık rastlanan bir durum oldu.
Tabii bildirinin geri kalan kısmı da, iris sınıflandırma, imge sınıflandırma, biyometri, vs. konularında hiç bir özgün değer taşımadığı gibi, yazımı, metodolojisi, literatür taraması, vs. açısından hiç bir tutar tarafı yok; bir öğrenci ödevi olarak geçer not alabilecek kalitede değil. Böyle bir bildiri bir hakemin önüne gelse, fazla zaman harcamadan red kararı verdiği gibi, bunun bir şaka olduğunu da düşünebilir. Ben de hala “acaba öyle mi?”diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Türkiye’nin durumu?
Söyleyecek çok şey var ama kısaca, şu denebilir: Hızla yeni üniversiteler kurulması nedeniyle çok büyük bir öğretim üyesi ihtiyacı var; bu büyük bir baskı yaratıyor. Yeni üniversitelerde açılan doktora programlarının kalitesi denetlenemiyor; konulan yayın kriterleri ise bu sayıları tutturmak için içerik değil sayının öne çıkmasına neden oluyor. Atıf önemli tabii ama bu tür sahte yayın yapılıyorsa “sen bana atıf ver ben sana” şeklinde sahte atıf da yapılabilir; dolayısıyla kalite kontrolü yine “peer review” dediğimiz meslektaşlarca değerlendirme mekanizmasıyla sağlanmak zorunda. Türkiye’de merkezi doçentlik sınavları, bir tür “peer review” mekanizması; ancak onların da kalite kontrolünü sağlamada yetersiz kaldığı görülüyor.
Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olan Dr. Ceyhun Burak Akgül de sözkonusu makalenin kalitesiz bir yayın, Elektrik ya da Bilgisayar Mühendisliği 4. sınıf öğrencisi için bile vasat bir çalışma olduğunu söyledi ve ekledi: “ Bu tür durumlarda en iyi ölçüt makalenin yayınlandığı dergi ya da konferansın saygınlığı ve kalitesi olmalı. Bu tür yayınlar kendi alanlarının saygın uluslararası yayın alanlarında asla yer bulamaz. Bulamadığından da zaten ciddiye alınmaz.
A. Murat Eren’in yazısında dikkat çekilen sorun yalnızca Türkiye'ye özgü bir durum değil, her yerde karşılaşılıyor böyle şeylerle. Her meslekte olduğu gibi bilimde de iyiler, kötüler ve çirkinler bulunuyor zamandan ve coğrafyadan bağımsız olarak. Bu söylediklerim pek özgün şeyler değil, akıl, izan sahibi herkes bu yargılara gözlem ve muhakeme yoluyla ulaşabilir. Belki şunun altını çizmekte fayda var: “Bir insanın seçtiği meslek, mevcut konumuzda örneğin biliminsanlığı, tek başına o insanın kalitesini ve değerlerini azaltmaya ya da yüceltmeye yetmez, önemli olan neyi nasıl yaptığınızdır.”
ABD’de Ulusal Matematik ve Biyoloji Sentezi Enstitüsü’nde (National Institute for Mathematical and Biological Synthesis) bağımsız doktora sonrası araştırmacı olarak bulunan Dr. Erol Akçay da, A. Murat Eren’in bu konuda sarfettiği çabaları takdir eden isimlerden: “Eren, Türkiye'deki akademik hayatın önemli çarpıklıklarını detaylı bir şekilde göz önüne seriyor. Kendisine verilen tepkiler de tam da bu çarpıklıklardan beklenilecek cinsten. Eskiden Türkiye'de bilimsel araştırma yapılmıyor, yayın yapılmıyor diye hayıflanılırdı. Kaynak eksikliğinden şikayet edilip durulurdu. Şimdi ise kaynaklar var, özellikle de yayın yapmak için uzunca süredir sunulan teşvikler var. Ancak maalesef tekil bir yayın yapma baskısının sonu iyi yerlere varmıyor. Yapılan yayının kalitesini göz önüne alacak, değerlendirecek, kendisine ve mesleğine saygısını sadece ünvanlara değil de yapılan işin içeriğine endekslemiş bir bilim camiası olmadıkça da ne yapsanız sonu iyiye çıkmaz.”
Amerika'da, Avrupa'da da yayın baskısı hayli yüksek değil mi, aradaki fark ne?
Burada sapla samanı birbirinden ayırabilecek bir camia var. Amerika'da da çok kimsenin okumadığı ve özen göstermediği, o yüzden kalitesi şüpheli makaleleri basabileceğiniz dergiler, bildirilerinizi sunabileceğiniz konferanslar var. Ama en nihayetinde bu gibi yerlere tennezzül eden birisinin Amerika'da ya da Avrupa'da yükselmesi mümkün değil. Bizde ise bu tip insanlar akademik olarak yükselmek (doçent, profesör olmak) bir yana, rektör, dekan gibi pozisyonlara geliyorlar. Bu yüzden üniversite ve bilim yönetiminde kendileri değme doktora öğrencisi kadar bilim yapmadıkları halde söz sahibi olan birçok kişi var.
Sizce çözüm nedir?
Bana kalırsa akademik ortamı açmak, Türk akademik camiasının, standardları yüksek akademik camialarla daha çok karışmasını sağlamak. Bu açıdan internet bulunmaz nimet; A. Murat Eren'in çabaları da internetin bu yönde nasıl bir fark yaratabileceğine örnek. Google sayesinde biraz merak eden bir insan kimin ne yaptığını, dünya çapında kimin hatırı sayılır olup olmadığını anlayabiliyor. Türkiye'de de benim gördüğüm bir grup akademisyen dünyada olan biteni takip ediyor, kendilerini o seviyede işler yapmak için zorluyorlar. Bu iyiye işaret. Ama bir yandan da Eren'in bahsettiği adamların "minion"ları, pardon, öğrencileri intihal ürünü ya da sahte yayınlarla kadroları kapıp duruyorlar. O yüzden Türk akademik camiasının geleceği şu anda ses çıkarmamıza bağlı, özellikle de öğrencilerin gözünün açılmasına.”
Son olarak vurguladıkları da dikkate değer: “Bu sadece akademisyenlerin sorunu değil (biz toplumun küçük bir bölümünü oluşturuyoruz sonuçta). Üniversiteler bütün halka ait ve toplumun tamamına değer katması gereken yerler. Bu gibi akademik yolsuzluklar, üniversiteye girmek için onca çaba sarfeden öğrencilere, onların ailelerine, üniversitelerden fikir önderliği, birikim ve teknoloji bekleyen toplumun tamamına karşı yapılıyor. Bu insanların sahte yayınlar sayesinde yedikleri paralar vergi mükelleflerinin cebinden çıkıyor, karar makamlarında attıkları imzaların bedelini hepimiz ödüyoruz.”
Öğretim üyelerinin sisteme güveni yok!
İsminin bu haberde geçmesini istemeyen birçok başka akademisyen ile de görüşme şansım oldu, herkesin fikri aynı: “Nitelikten çok nicelik önemli olduğu sürece daha da beterlerini göreceğiz.”
Öğrenciler bilimden soğutuluyor...
Bilimle haşır neşir olan birçok kişi Tübitak gibi bilimsel fon başvurularının anonim hakemlere yollandığını biliyor tabii ki. Bu hakemler başarısız insanlarsa, başarılı insanlar ya da projeler bu kişileri gölgede bırakmasın diye, yapılacak iyi şeyleri durdurmaktan çekinmeyebiliyorlarmış.
Altyapısı zayıf olan bir çok profesörün, kendine güvensiz olduğu için açığı ortaya çıkmasın diye sert hoca imajı çizip, korku ortamı ile hocalık yaptığına şahit olmuşsunuzdur. Görüştüğüm akademisyenler, aşağılık duygusundan, çok akıllı ve önü açık gençleri harcayan, başarılı gençleri kıskanıp, önlerini kesebilen onlarca hocadan bahsettiler. Size bir örnek, belki bu kadarından haberiniz yoktur: Bir üniversitede, bir hocanın doktora öğrencisine, kendisi için araba aldırması. Hoca araba alıyor, araba borcuna kefil olarak öğrencisini koyuyor ve sonra taksitleri ödemiyor. Tabii taksitleri mecburen öğrenci ödüyor. Hatta işin içine iktidara yakın kişilerin daha kolay yükseldiği ile ilgili spekülasyonlar da girince öğrenciler nasıl bu işten soğumasın.
Profesörünüzün h-endeksi ne?
Makale sayısının bir önemi olmadığını söyledi Harvard Üniversite’li bir akademisyen. “Önemli olan atıf. Atıf, yaptığınız bilimin etkisini ölçüyor” dedi. Bunu ölçen Essential Science Indicators, ülkeleri de rank ediyormuş. Gittim baktım, Plant and Animal Science'da Türkiye makale sayısında 104 ülke arasında 24. görünüyor. Ama makale başına düşen atıf sayısında, 104'de 104. Yani beş para etmez bol bol makale yayınladığımızı, bilim dünyası ile başarılı isimlerle ropörtaj yapma dışında haşır neşir olmayan ben bile anladım. Ne de olsa devlet, makale başına bir de para veriyor yazarlara! Yani bu dalda Türkiye'den çıkan makaleler, ortalama olarak dünyanın en değersiz makaleleri demek yanlış değil. Tabii neden olduğu ortada. Ve bu dalda Türkiye'de yayınlanan ortalama makaleye 10 yılda 2 atıf gelmiş.
Edindiğim bilgileri UCSD’de görevli başka bir akademisyene söyledim: “Sayıya değil atıfa önem vermek kritik çünkü bu bilim dunyasının senin bilimine verdiği değeri gösteriyor” diyerek beni doğruladı.
Bilim insanının bilimsel etkisini ölçmek için 2005'de çıkan h-index metodunu kullanarak kimin ne yaptığını ve makalelerinin ne kadar etkili olduğunu görebiliyorsunuz.
Tabii en demokratik sistem: scholar.google.com 'u da unutmayalım...
Hemen, Türkiye'de bilimin başı olan TUBİTAK Başkanı Prof. Dr. Nüket Yetiş'in bilimsel makale arşivini merak ettim. Prof. Dr. Yetiş'in, belli kriterleri karşılayan düzgün dergileri kapsayan ISI Web of Science'da, 1981'deki ilk yayınından bu yana geçen son 30 yılda sadece 4 yayını ve 5 atıfı var. Aldığım bu sonuç, Prof. Dr. Yetiş’in Tübitak Başkanı seçildiğinde, Nature’ın yaptığı haberi anımsattı. Nature, Yetiş’in atamasının politik olduğunu yazmıştı: www.nature.com
En saygın bilim dergilerinden olan Nature'da yayımlanan mektuplar da bilimsel yayın sayıldığı için, Prof. Dr. Yetiş'in bu mektuba cevaben yazdığı mektup da onun Web of Science yayınlarından sayılıyor. Yani Türkiye'de bilimin başındaki kişi, esasında son 30 yılda Web of Science'a girebilecek sadece 3 bilimsel makale yazmış ve bunların hiçbirinde ilk yazar değil. Türkiye'de doçentlik ön şartı olarak “Web of Science'da yer alan, “en az bir adayın birinci isim olduğu özgün araştırma makalesi niteliğinde olmak koşuluyla, doktora tezinden üretilmemiş en az 3 makale” şartı arandığından, bu yayınlarla Türkiye'de doçent bile olmak imkansız: uak.gov.tr
Kadro sıkıntısı
Üniversitelerde sıkıntı bitmiyor. Ciddi kadro sıkıntısı olduğunu ve sadece yeni kurulan üniversitelere kadro verildiğini öğrendim. Üniversiteler arasında doçentlik dışında tüm atamalarında belirli bir standartın olmadığından yakındı çoğu kişi. Doçentlik için var olan standart ise sadece nicel ve puan usulüymüş. Ancak bu kez de jürilerin bazılarının kabul ettiği çalışmaları bazılarının kabul etmemesi tartışma konusu. Son on yıl içinde sistem, çalışmalara karşılık gelen puanlar ve başvuru koşulları o kadar çok değişmiş ki, kimse seneye nasıl bir başvuru koşulu olacak, var olan koşullar ne kadar daha sürekliliğini koruyacak emin olamıyor. Akademik derecelendirmeler ve kadroların askeriyeden farkının olmaması konusuna da değindiler. Başka ülkelerde görülmeyen bir as üs ilişkisi olduğu aşikar.
Bu bağlamda A. Murat Eren’in tavsiyelerini yeniden paylaşıyorum:
“• Üniversite Öğrencileri: Hocalarınızın CV’lerini açın, makalelerini okuyun. Hangi konferanslarda yayınlandıklarına, hangi dergilerde basıldıklarına bakın. Bir bilimsel yayını anlamak size hiçbir hocanın veremeyeceği geniş bir vizyon kazandıracak. Özgeçmişler web sayfalarının süsü olmasın. İnsanlar oraya yazdıkları şeylerin okunduğunu bilsinler. Sizler bilimsel değerlendirme katmanlarının en kalabalığı ve en etkini olan bir sonraki nesilsiniz, kendinizi hiçe saymayın.
• Araştırma Görevlileri, Yüksek Lisans Öğrencileri, Doktora Öğrencileri: Lütfen yayın yaptığınız dergi ve konferanslara dikkat edin. Sırf özgeçmişiniz kalabalık görünsün diye emin olmadığınız organizasyonlara üye olmayın. Yayınlarınızı onları hak eden dergilerde ve konferanslarda yapın, size aksini yaptırmaya çalışan hocalar ile çalışmayın. Sesinizi çıkarın.
• Öğretim Üyeleri: Lütfen arada bir konfor bölgenizi terk edin ve bölümünüzdeki, diğer üniversitelerin benzer bölümlerindeki insanları gözden geçirin. İster anonim ister aleni kimliklerinizle blog’lar açın, başka yayınları kritik edin. Türkiye’de peer-review sürecini dergi ve konferans komitelerinin üzerinde bir anlayış haline gelmesine ön ayak olun.
Bu 'suç duyurusu' o yazının neden önemli olduğunu gösterdi aslında.
Bu olan bitenler sonrası A. Murat Eren'e ulaştığımda bakın ne dedi: “Söz konusu 'suç duyurusunu' kaleme alan kişi Türkiye üniversitelerinde yardımcı doçentlik, hatta bölüm başkanlığı yapmış birisi. Bunda muhakkak hepimizin utanacağı bir şeyler var.
Naif bir insan değilim. Problemlerimizin bir günde çözülemeyeceğinin farkındayım. Fakat bu konulardaki toplumsal bilinç ne yazık ki olası bir değişime vesile olmaktan çok uzak.
İnsanların yapması gereken bir saatlerini ayırıp yazılmış olan yazıları okumak, anlamak. Özet geçmediğim için sitem edenler oluyor. İnsanları bu uzun ve sıkıcı yazılarla muhatap ettiğim için ben de üzgünüm. Fakat bu olaylara üstün körü göz atmak tüm bu problemleri birkaç isim ile bağdaştırmaya, bu sistemin eseri olan bireyleri boş yere cezalandırmaya çalışmaya neden oluyor; halbuki ihtiyacımız olan uzun soluklu ve sakin bir aydınlanma. Zira akademik problemlerimizin kökleri bireylerin ve tüzel kişiliklerin de ötesinde bir kültürel yozlaşmaya uzanıyor.
Çözmek ikinci adım, önce neler döndüğünü anlamalıyız. Neler döndüğünü yeterince fazla sayıda insan anladığında çözüm zaten kendiliğinden ortaya çıkacak.”
Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Profesör Dr. Lale Akarun’dan, A.Murat Eren’in referans verdiği, 2005’te Kahire’de düzenlenen GVIP 05 konferansında yayınlanan “An Efficient Iris Recognition for Security Purposes” adlı bildiriyi değerlendirmesini rica ettim.
Prof. Dr. Akarun, ilk izleniminin bu bildiriyi kimsenin okumamış, değerlendirmemiş olduğunu söyledi ve nedenini şöyle açıkladı: “Bildirinin özetçesinde, “artificial neural network model in the form of Multi-Lever Perception using Back Propagation Algorithm and Generalized Delta Rule” kullanıldığı yazıyor. Hiç kuşkusuz kastedilen, yapay sinir ağı adlı, bu camiada çok iyi bilinen bir algoritmanın kullanıldığı. Yapay sinir ağları, beyindeki sinir ağlarından esinlenen, yaklaşık 30-40 yıldır çalışılan, çok iyi bilinen algoritmalardır: En iyi bilinen tiplerinden biri, Multi-layer perceptron (MLP) (çok katmanlı sinir ağı) tipidir.Bu algoritmanın bilgisayar bilimleri alanında kullanılan pek çok yazılım kütüphanesinde, uygulamaları bulunur. Makalede bu algoritmayı kullanarak basit bir sınıflandırma yapmaya teşebbüs etmişler. Ancak, adını bile bilmeden kullanmışlar: Multi-layer perceptron (çok katmanlı sinir ağı) yerine multi-lever perception (çok kaldıraçlı algılama) yazmışlar! Üstelik de, bildirinin en başında, özetçesinde yapılan bu vahim hatayı kimse farketmemiş! Bu nedenle, bu bildiriyi, kimse okumamış diyorum.”
Hatta bildiriyi yazarları da mı okumadı acaba?
Aynı şeyi ben de düşünmekten kendimi alamıyorum. Bildiri Türkçe yazılıp googletranslate gibi bir çevirici ile İngilizceye çevrilmiş olabilir. Hani şöyle e-mailler alıyoruz ya: “ani ver para banka hesap gösterilen yoksa ölüm”; bildirinin dili bu lezzette. Gerçi artık bilimsel makalelerde bu çok sık rastlanan bir durum oldu.
Tabii bildirinin geri kalan kısmı da, iris sınıflandırma, imge sınıflandırma, biyometri, vs. konularında hiç bir özgün değer taşımadığı gibi, yazımı, metodolojisi, literatür taraması, vs. açısından hiç bir tutar tarafı yok; bir öğrenci ödevi olarak geçer not alabilecek kalitede değil. Böyle bir bildiri bir hakemin önüne gelse, fazla zaman harcamadan red kararı verdiği gibi, bunun bir şaka olduğunu da düşünebilir. Ben de hala “acaba öyle mi?”diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Türkiye’nin durumu?
Söyleyecek çok şey var ama kısaca, şu denebilir: Hızla yeni üniversiteler kurulması nedeniyle çok büyük bir öğretim üyesi ihtiyacı var; bu büyük bir baskı yaratıyor. Yeni üniversitelerde açılan doktora programlarının kalitesi denetlenemiyor; konulan yayın kriterleri ise bu sayıları tutturmak için içerik değil sayının öne çıkmasına neden oluyor. Atıf önemli tabii ama bu tür sahte yayın yapılıyorsa “sen bana atıf ver ben sana” şeklinde sahte atıf da yapılabilir; dolayısıyla kalite kontrolü yine “peer review” dediğimiz meslektaşlarca değerlendirme mekanizmasıyla sağlanmak zorunda. Türkiye’de merkezi doçentlik sınavları, bir tür “peer review” mekanizması; ancak onların da kalite kontrolünü sağlamada yetersiz kaldığı görülüyor.
Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olan Dr. Ceyhun Burak Akgül de sözkonusu makalenin kalitesiz bir yayın, Elektrik ya da Bilgisayar Mühendisliği 4. sınıf öğrencisi için bile vasat bir çalışma olduğunu söyledi ve ekledi: “ Bu tür durumlarda en iyi ölçüt makalenin yayınlandığı dergi ya da konferansın saygınlığı ve kalitesi olmalı. Bu tür yayınlar kendi alanlarının saygın uluslararası yayın alanlarında asla yer bulamaz. Bulamadığından da zaten ciddiye alınmaz.
A. Murat Eren’in yazısında dikkat çekilen sorun yalnızca Türkiye'ye özgü bir durum değil, her yerde karşılaşılıyor böyle şeylerle. Her meslekte olduğu gibi bilimde de iyiler, kötüler ve çirkinler bulunuyor zamandan ve coğrafyadan bağımsız olarak. Bu söylediklerim pek özgün şeyler değil, akıl, izan sahibi herkes bu yargılara gözlem ve muhakeme yoluyla ulaşabilir. Belki şunun altını çizmekte fayda var: “Bir insanın seçtiği meslek, mevcut konumuzda örneğin biliminsanlığı, tek başına o insanın kalitesini ve değerlerini azaltmaya ya da yüceltmeye yetmez, önemli olan neyi nasıl yaptığınızdır.”
ABD’de Ulusal Matematik ve Biyoloji Sentezi Enstitüsü’nde (National Institute for Mathematical and Biological Synthesis) bağımsız doktora sonrası araştırmacı olarak bulunan Dr. Erol Akçay da, A. Murat Eren’in bu konuda sarfettiği çabaları takdir eden isimlerden: “Eren, Türkiye'deki akademik hayatın önemli çarpıklıklarını detaylı bir şekilde göz önüne seriyor. Kendisine verilen tepkiler de tam da bu çarpıklıklardan beklenilecek cinsten. Eskiden Türkiye'de bilimsel araştırma yapılmıyor, yayın yapılmıyor diye hayıflanılırdı. Kaynak eksikliğinden şikayet edilip durulurdu. Şimdi ise kaynaklar var, özellikle de yayın yapmak için uzunca süredir sunulan teşvikler var. Ancak maalesef tekil bir yayın yapma baskısının sonu iyi yerlere varmıyor. Yapılan yayının kalitesini göz önüne alacak, değerlendirecek, kendisine ve mesleğine saygısını sadece ünvanlara değil de yapılan işin içeriğine endekslemiş bir bilim camiası olmadıkça da ne yapsanız sonu iyiye çıkmaz.”
Amerika'da, Avrupa'da da yayın baskısı hayli yüksek değil mi, aradaki fark ne?
Burada sapla samanı birbirinden ayırabilecek bir camia var. Amerika'da da çok kimsenin okumadığı ve özen göstermediği, o yüzden kalitesi şüpheli makaleleri basabileceğiniz dergiler, bildirilerinizi sunabileceğiniz konferanslar var. Ama en nihayetinde bu gibi yerlere tennezzül eden birisinin Amerika'da ya da Avrupa'da yükselmesi mümkün değil. Bizde ise bu tip insanlar akademik olarak yükselmek (doçent, profesör olmak) bir yana, rektör, dekan gibi pozisyonlara geliyorlar. Bu yüzden üniversite ve bilim yönetiminde kendileri değme doktora öğrencisi kadar bilim yapmadıkları halde söz sahibi olan birçok kişi var.
Sizce çözüm nedir?
Bana kalırsa akademik ortamı açmak, Türk akademik camiasının, standardları yüksek akademik camialarla daha çok karışmasını sağlamak. Bu açıdan internet bulunmaz nimet; A. Murat Eren'in çabaları da internetin bu yönde nasıl bir fark yaratabileceğine örnek. Google sayesinde biraz merak eden bir insan kimin ne yaptığını, dünya çapında kimin hatırı sayılır olup olmadığını anlayabiliyor. Türkiye'de de benim gördüğüm bir grup akademisyen dünyada olan biteni takip ediyor, kendilerini o seviyede işler yapmak için zorluyorlar. Bu iyiye işaret. Ama bir yandan da Eren'in bahsettiği adamların "minion"ları, pardon, öğrencileri intihal ürünü ya da sahte yayınlarla kadroları kapıp duruyorlar. O yüzden Türk akademik camiasının geleceği şu anda ses çıkarmamıza bağlı, özellikle de öğrencilerin gözünün açılmasına.”
Son olarak vurguladıkları da dikkate değer: “Bu sadece akademisyenlerin sorunu değil (biz toplumun küçük bir bölümünü oluşturuyoruz sonuçta). Üniversiteler bütün halka ait ve toplumun tamamına değer katması gereken yerler. Bu gibi akademik yolsuzluklar, üniversiteye girmek için onca çaba sarfeden öğrencilere, onların ailelerine, üniversitelerden fikir önderliği, birikim ve teknoloji bekleyen toplumun tamamına karşı yapılıyor. Bu insanların sahte yayınlar sayesinde yedikleri paralar vergi mükelleflerinin cebinden çıkıyor, karar makamlarında attıkları imzaların bedelini hepimiz ödüyoruz.”
Öğretim üyelerinin sisteme güveni yok!
İsminin bu haberde geçmesini istemeyen birçok başka akademisyen ile de görüşme şansım oldu, herkesin fikri aynı: “Nitelikten çok nicelik önemli olduğu sürece daha da beterlerini göreceğiz.”
Öğrenciler bilimden soğutuluyor...
Bilimle haşır neşir olan birçok kişi Tübitak gibi bilimsel fon başvurularının anonim hakemlere yollandığını biliyor tabii ki. Bu hakemler başarısız insanlarsa, başarılı insanlar ya da projeler bu kişileri gölgede bırakmasın diye, yapılacak iyi şeyleri durdurmaktan çekinmeyebiliyorlarmış.
Altyapısı zayıf olan bir çok profesörün, kendine güvensiz olduğu için açığı ortaya çıkmasın diye sert hoca imajı çizip, korku ortamı ile hocalık yaptığına şahit olmuşsunuzdur. Görüştüğüm akademisyenler, aşağılık duygusundan, çok akıllı ve önü açık gençleri harcayan, başarılı gençleri kıskanıp, önlerini kesebilen onlarca hocadan bahsettiler. Size bir örnek, belki bu kadarından haberiniz yoktur: Bir üniversitede, bir hocanın doktora öğrencisine, kendisi için araba aldırması. Hoca araba alıyor, araba borcuna kefil olarak öğrencisini koyuyor ve sonra taksitleri ödemiyor. Tabii taksitleri mecburen öğrenci ödüyor. Hatta işin içine iktidara yakın kişilerin daha kolay yükseldiği ile ilgili spekülasyonlar da girince öğrenciler nasıl bu işten soğumasın.
Profesörünüzün h-endeksi ne?
Makale sayısının bir önemi olmadığını söyledi Harvard Üniversite’li bir akademisyen. “Önemli olan atıf. Atıf, yaptığınız bilimin etkisini ölçüyor” dedi. Bunu ölçen Essential Science Indicators, ülkeleri de rank ediyormuş. Gittim baktım, Plant and Animal Science'da Türkiye makale sayısında 104 ülke arasında 24. görünüyor. Ama makale başına düşen atıf sayısında, 104'de 104. Yani beş para etmez bol bol makale yayınladığımızı, bilim dünyası ile başarılı isimlerle ropörtaj yapma dışında haşır neşir olmayan ben bile anladım. Ne de olsa devlet, makale başına bir de para veriyor yazarlara! Yani bu dalda Türkiye'den çıkan makaleler, ortalama olarak dünyanın en değersiz makaleleri demek yanlış değil. Tabii neden olduğu ortada. Ve bu dalda Türkiye'de yayınlanan ortalama makaleye 10 yılda 2 atıf gelmiş.
Edindiğim bilgileri UCSD’de görevli başka bir akademisyene söyledim: “Sayıya değil atıfa önem vermek kritik çünkü bu bilim dunyasının senin bilimine verdiği değeri gösteriyor” diyerek beni doğruladı.
Bilim insanının bilimsel etkisini ölçmek için 2005'de çıkan h-index metodunu kullanarak kimin ne yaptığını ve makalelerinin ne kadar etkili olduğunu görebiliyorsunuz.
Tabii en demokratik sistem: scholar.google.com 'u da unutmayalım...
Hemen, Türkiye'de bilimin başı olan TUBİTAK Başkanı Prof. Dr. Nüket Yetiş'in bilimsel makale arşivini merak ettim. Prof. Dr. Yetiş'in, belli kriterleri karşılayan düzgün dergileri kapsayan ISI Web of Science'da, 1981'deki ilk yayınından bu yana geçen son 30 yılda sadece 4 yayını ve 5 atıfı var. Aldığım bu sonuç, Prof. Dr. Yetiş’in Tübitak Başkanı seçildiğinde, Nature’ın yaptığı haberi anımsattı. Nature, Yetiş’in atamasının politik olduğunu yazmıştı: www.nature.com
En saygın bilim dergilerinden olan Nature'da yayımlanan mektuplar da bilimsel yayın sayıldığı için, Prof. Dr. Yetiş'in bu mektuba cevaben yazdığı mektup da onun Web of Science yayınlarından sayılıyor. Yani Türkiye'de bilimin başındaki kişi, esasında son 30 yılda Web of Science'a girebilecek sadece 3 bilimsel makale yazmış ve bunların hiçbirinde ilk yazar değil. Türkiye'de doçentlik ön şartı olarak “Web of Science'da yer alan, “en az bir adayın birinci isim olduğu özgün araştırma makalesi niteliğinde olmak koşuluyla, doktora tezinden üretilmemiş en az 3 makale” şartı arandığından, bu yayınlarla Türkiye'de doçent bile olmak imkansız: uak.gov.tr
Kadro sıkıntısı
Üniversitelerde sıkıntı bitmiyor. Ciddi kadro sıkıntısı olduğunu ve sadece yeni kurulan üniversitelere kadro verildiğini öğrendim. Üniversiteler arasında doçentlik dışında tüm atamalarında belirli bir standartın olmadığından yakındı çoğu kişi. Doçentlik için var olan standart ise sadece nicel ve puan usulüymüş. Ancak bu kez de jürilerin bazılarının kabul ettiği çalışmaları bazılarının kabul etmemesi tartışma konusu. Son on yıl içinde sistem, çalışmalara karşılık gelen puanlar ve başvuru koşulları o kadar çok değişmiş ki, kimse seneye nasıl bir başvuru koşulu olacak, var olan koşullar ne kadar daha sürekliliğini koruyacak emin olamıyor. Akademik derecelendirmeler ve kadroların askeriyeden farkının olmaması konusuna da değindiler. Başka ülkelerde görülmeyen bir as üs ilişkisi olduğu aşikar.
Bu bağlamda A. Murat Eren’in tavsiyelerini yeniden paylaşıyorum:
“• Üniversite Öğrencileri: Hocalarınızın CV’lerini açın, makalelerini okuyun. Hangi konferanslarda yayınlandıklarına, hangi dergilerde basıldıklarına bakın. Bir bilimsel yayını anlamak size hiçbir hocanın veremeyeceği geniş bir vizyon kazandıracak. Özgeçmişler web sayfalarının süsü olmasın. İnsanlar oraya yazdıkları şeylerin okunduğunu bilsinler. Sizler bilimsel değerlendirme katmanlarının en kalabalığı ve en etkini olan bir sonraki nesilsiniz, kendinizi hiçe saymayın.
• Araştırma Görevlileri, Yüksek Lisans Öğrencileri, Doktora Öğrencileri: Lütfen yayın yaptığınız dergi ve konferanslara dikkat edin. Sırf özgeçmişiniz kalabalık görünsün diye emin olmadığınız organizasyonlara üye olmayın. Yayınlarınızı onları hak eden dergilerde ve konferanslarda yapın, size aksini yaptırmaya çalışan hocalar ile çalışmayın. Sesinizi çıkarın.
• Öğretim Üyeleri: Lütfen arada bir konfor bölgenizi terk edin ve bölümünüzdeki, diğer üniversitelerin benzer bölümlerindeki insanları gözden geçirin. İster anonim ister aleni kimliklerinizle blog’lar açın, başka yayınları kritik edin. Türkiye’de peer-review sürecini dergi ve konferans komitelerinin üzerinde bir anlayış haline gelmesine ön ayak olun.
• Geriye Kalan Herkes: Biliyorum, artık ne ile uğraşacağınızı siz de şaşırdınız. Fakat bu ülkedeki bir sorununun herhangi bir diğer sorun ile tamamen ilgisiz olduğunu iddia etmek yanlış olurdu. Bilim dünyası içerisinde bu konulara dair nicedir rahatsız olan bir çok isim var. Diliyorum ilerleyen aylarda, yıllarda daha gür sesler duyacağız. Siz bu sırada bu olanları çevrenize anlatın. Gerekiyorsa yöneticilerden hesap sorun. Bizleri yalnız bırakmayın. Sizin desteğiniz gerçekten önemli. Zira sizin olmadığınız durumda, bunların hiçbir anlamı yok.”
Sonuç: Ezber bozan bilim insanlarına ihtiyacımız var.
İnsan düşünmeden edemiyor: Yükseköğretim Kurulu’nun “meslek etiği” adına bazı ilkeler üzerinde çalışması gerekmiyor mu acaba?
Akademi ile ilgili yolsuzlukları takip edip yayımlayan plagiarism gibi girişimlerin artması ümidi ile.
Çizim: Necdet Yılmaz
Sonuç: Ezber bozan bilim insanlarına ihtiyacımız var.
İnsan düşünmeden edemiyor: Yükseköğretim Kurulu’nun “meslek etiği” adına bazı ilkeler üzerinde çalışması gerekmiyor mu acaba?
Akademi ile ilgili yolsuzlukları takip edip yayımlayan plagiarism gibi girişimlerin artması ümidi ile.
Çizim: Necdet Yılmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
!
Türkiye yırtıcı, şaibeli, sahte ve fake dergilerde en çok yayın yapan 3. ülke
Predatory journals: Who publishes in them and why? - Selçuk Beşir Demir Dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Elsevier tarafınd...
Predatory journals: Who publishes in them and why?
.....................................................................
...
...
...
* Rastgele Yazılar
.