1. Bölüm
Ülkenin gündemi yoğun. Aslında
bakılırsa tüm dünya yeni bir evreye girdi ve neredeyse her ülke bu tuhaf
süreçten nasibini alıyor. Öneriler konusunda ise sorunun derinliğini
kavrayamamış kesimlerin sesi ne yazık ki gür çıkıyor; bir tarafta insanı
makineye indirgeyen sömürü sistemi, öte yanda cinayetlerin yalnızca
ceza artırımıyla son bulacağına inanan öfkeli kalabalıklar. Bu sırada
ister bilimsel, isterse de sanatsal ve hatta teolojik olsun eğitimin
insan benliğine, ruhuna ve aklına şırınga edilebilecek en faydalı ilaç
olduğu unutuluyor. Dahası; eğitimin gerekliliği hususunda sessizliğini
koruyanlar arasında bizzat eğitimden sorumlu olanlar da var. Bilimsel,
akademik ve evrensel eğitimin merkezinde yer alan üniversiteler, ülkenin
ve dünyanın sorunlarına karşı neredeyse hiçbir mantıklı çözüm önerisi
sunamıyorlar. Neyse ki bir “sahte diploma” olayı patlak verdi de gözler
yeniden akademiye çevrildi.
Uzmanlık alanlarını kısır ve sığ
tekrarlara hapsetmiş, yeni fikirler yerine o baygınlık verici yazım
kurallarını kutsamış, 2547 sayılı kanunun kendisine tanıdığı
ayrıcalıkları üretimi artırmak için değil çekemediği akademisyeni
bezdirmek için kullanmayı olağanlaştırmış bu topluluğu elbette ki yine
akademisyenler kendine getirecektir. Fakat bu gücü ve azmi kendinde
gören azınlığın da bıkma, cayma, vazgeçme aşamasına gelmekte olduğu
dikkat çekiyor. Toplumun genelinden gördükleri saygıya rağmen öğretim
üyelerinin, artık kendilerini bilimsel / eğitsel yönden geliştirme
çabasında olmadıkları göze çarparken ideal olandan uzaklaşmamakta
direnenlerin çeşitli baskılar nedeniyle yoldan çekilme kararı almaları
da aynı derece üzücü.
Bunları düşünürken elime, İlhan Arsel’in bir kitabı geçti: Biz Profesörler[1].
Arsel, 1949 yılında başlayan akademik yaşamını 1976 yılında istifa ile
sonlandırmış bir profesör. Kitap da aslında bir özeleştiri. Yazarın
kelimeleriyle; akademisyenlerin “karakter ve bilimsellikten” ve de
“ulusal benlikten yoksunluğunu” ele almak amacıyla yazılmış. Örneğin şu
başlangıç cümlesi dikkat çekiyor: “Biz Profesörler, tıpkı
bizden öncekiler gibi bilgisiz, bilinçsiz ve yetersiz yönlerimizle her
kötü gidişe daima seyirci, her haksızlığa daima omuz silkici, her
haysiyetsizliğe daima boyun eğici bir zihniyetin temsilcileriyiz”.
Ne
yazık ki yıllar öncesine ait bu cümleler bugünün akademisyenlerine dahi
abartılı gelmeyecektir. Zira aradan bunca yıl geçmesine rağmen
karşılaşılan manzara Arsel’in tarif ettiğinden (elbette burada sadece
unvanı profesör olanlar kast edilmiyor) pek de farklı değil. Şaşırtıcı
kısmı ise kitabın sayfalarını çevirmeyi sürdürdükçe sayın profesörün,
şikâyet ettiği o safta konumlanmaktan kendini de alıkoyamadığına
tanıklık edilmesi. Bugün dahi akademinin en belirgin kusurları olan
“haset ve ihtiraslar”, “çıkarcılıklar ve küçük hesaplar” konusundaki
rahatsızlığını ifade eden yazar, kitabın geri kalanını başka bir
profesörü eleştirmeye, onun kendisi hakkındaki iddialarını çürütmeye,
onunla yarışmaya adamış gibi. Arel’in, saygı duyulacak bir dürüstlük ile
ortaya koyduğu zafiyetlere -farkında olarak ya da olmayarak- iştirak
etmiş olması, bu hastalığın önlenemez bulaşıcılığını gösteriyor.
Sayın
Arel’in bahsettiği yıllardan bu yana akademi, bahsi geçen hususlarda
herhangi bir ilerleme gösterememiş gibi duruyor. Aynı omuz silkici, aynı
boyun eğici tutum ziyadesiyle sürüyor. Örneğin genel kanı bugün de
akademinin liyakatten uzak bir kurum olduğu yönünde. Hatırlanacaktır,
2020 yılının Kasım ayında bir öğretim üyesinin vefatı üzerine
rektörlüğün yayınladığı başsağlığı mesajında ikisi akademik tam dört
üniversite çalışanının (akrabasının) adı geçiyordu. Yakın zaman önce ise
başka bir üniversitenin Orman Fakültesi’ne usulsüz bir atama yapıldığı,
bununla yetinmeyen rektörlüğün usulsüzlüğe itiraz eden öğretim
üyelerine de soruşturma açtığı Oda Tv’nin bir haberi ile öğrenilmişti.
Örnekleri çoğaltmak ne yazık ki hiç zor değil. YÖK dahi artık
dayanamayıp bu kişiye özel ilanlara son verilmesi çağrısında bulunuyor.
Buna rağmen, akademisyenlerin çoğu, atamaların ve unvanların hakkaniyete
uygun olmadığı görüşünde ama daha kötüsü şu ki itiraz etmenin faydası
olmayacağı kanaati kemik gibi yerleşmiş.
Bir diğer husus,
akademisyenlerin bilimsel / sanatsal çalışmalar yerine amir-memur
mantığında sömürülmesi. Araştırma Görevlisi olarak akademik yaşamına
başlayanlar, lisansüstü eğitimleri bitene kadar dekanın ya da bölüm
başkanının adeta yardımcısı; açık olmak gerekirse hizmetçisi gibi
çalışıyor, çalışmak zorunda kalıyor. Bu araştırma görevlisi, öğretim
üyesi unvanı aldığı gün ise aynı sığ mantıkla hareket edip alttan geleni
kendi hizmetçisi gibi görüyor. Bu neden ile binlerce araştırma
görevlisi asıl işi olan araştırmayı layıkıyla sürdüremiyor ve ne yazık
ki bu durum artık yadırganmıyor. Akademik çalışmaların vasıfsızlığı ise
artık inkar edilemez boyutlarda. Dekan ve hatta Rektör olabilmiş onlarca
akademisyenin sayılamayacak kadar çok intihali (bilimsel hırsızlığı)
tespit edildi, ediliyor. Bağlı bulundukları üniversiteler (ya da YÖK),
gülünç denebilecek nedenlerle tecziye kararı alırken böyle ciddi bir
konuda nadiren disiplin işlemi yapıyor. Lisansüstü düzeydeki birimlerde
çok sayıda profesör, aslında her ay görüşmesi gereken tez öğrencilerini
yılda bir ya da iki kere görüyor hatta bazı öğretim üyeleri
görevlendirildikleri derslere dahi girmeye tenezzül etmiyor. Dolayısıyla
yazılan tezlerin büyük kısmı yetersiz, etkisiz, verimsiz. Öğrenciler
ise derslerin sıkıcı geçmesinden, dersi veren öğretim elemanının
alanında yetkin olmadığının açıkça görülmesinden, bilimsel ve evrensel
olması gereken eğitimin ödev- sunum – sınav üçgenine sıkıştırılmasından
şikâyetçi.
Elbette akademinin tek sorunu bunlar değil.
Üniversitelerin tam bir mobbing cehennemine dönüştüğü gerçeğinin üzerini
artık kimse örtemiyor. Rakamlar gösteriyor ki, mobbing (bezdirme,
yıldırma) suçunun en sık işlendiği beş kurumdan bir tanesi akademi
(sıralamada üçüncü). İstifa eden öğretim elemanlarının yüzde 4’ü maaşını
az bulduğu için bu kararı almışken yüzden 39’u baskı ve yıldırma
girişimlerine dayanamadığı için kurumundan ayrılmak zorunda kaldığını
dile getiriyor. Dikkat ediniz, bu yüzde 39 mobbinge maruz kalanların
değil, yalnızca dayanamayıp istifa eden Türk akademisyenlerin oranı.
Bilim Akademisi Derneği’nin bir çalışmasına göre ise akademide ruhsal
baskıya maruz kalmış ya da bu suça tanıklık etmiş akademisyenlerin oranı
yüzde 76’nın üzerinde. Korkunç bir tablo. Evrensel çapta çalışmalar
yürütmekle ve bunları gençlerin eğitiminde kullanmakla görevli
akademisyenlerin büyük kısmı ruhsal tedavi almadan mesleğini
sürdüremiyor. Mobbing ile Mücadele Derneği’nin raporları da acı gerçeğe
dair benzer sonuçlar ile dolu: Amirin aşağılaması, kadronun verilmemesi,
nitelik dışı görevlendirmeler, iftira, tehdit, usulsüz soruşturmalar.
Bunlar ne yazık ki ülkemiz üniversitelerinde görev yapan öğretim
elemanlarının pek sık karşılaştığı sorunlar haline gelmiş durumda.
Mahkemelerimiz bu nedenler ile açılmış binlerce davaya bakıyor. Üstelik
akademisyenlerin büyük kısmı dava açmanın hatta üst birimlere şikayette
bulunmanın işe yaramayacağına inanarak sessiz kalıyor.
Bu hususta
önemli bir başka detay ise hukukî işleyişle ilgili. Baskı ya da
haksızlığa uğramış bir akademisyen mahkemece haklı bulunsa dahi bu durum
maalesef üniversite yönetiminin suçlu bulunacağı anlamına gelmiyor. Sık
karşılaşılan örnek olarak; bir idare mahkemesi örneğin usulüz bir
atamayı ya da yine usulsüzce yürütülen bir soruşturmayı durdurabiliyor,
iptal edebiliyor ama bu usulsüzlüğü yapan rektörlük ya da dekanlığa
herhangi bir ceza veremiyor.
Bunca usulsüz, kanuna ve dahası
vicdana aykırı işlem yürüten yönetimlerin güvendiği nokta da tam burası.
Kısacası mağdurun haklı bulunması, onu mağdur edenin haksızlık yaptığı
anlamına gelse de, yapanın yanına kâr kalıyor. Baskı altındaki
akademisyenin bunun için savcılığa ayrıca suç duyurusunda bulunması
gerekiyor ki üniversite yönetimleri buna karşı da çoğu zaman hazırlıklı.
Şayet akademisyen dişli çıkar ve hakkını aramak için mücadeleye devam
ederse kurum, onu yıldırmak için her türlü girişimde bulunmaktan
çekinmiyor ve örneğin birimi / alanı dışında bir görevlendirme dahi
yapabiliyor.
Tüm bunlara rağmen akademisyenler tepkisiz, Arsel’in
deyimiyle “boyun eğici” ve ne yazık ki yılda bir kez sosyal medyadan
açtıkları akademik zam başlığı dışında herhangi bir talepte bulunmak
akıllarına gelmiyor. Hal böyle olunca, hukuken de büyük suç kabul edilen
mobbing görkemli unvanların ardında sessiz sedasız ama vahşice sürüyor.
2. Bölüm
Doğrusunu
belirtmek gerekirse devletin akademisyenler için yaptığı maaş zamları
gerçekten yetersiz. Öte taraftan akademisyenlerin, talep ettikleri maaş
zammını hak edip etmedikleri de ayrı bir tartışma konusu. Örneğin
yazılan makalelerin bilimsel değeri yok denecek kadar az. Birçoğu başka
makalelerden alıntılar ile dolu ve hiçbir sonuç, öneri, katkı sunmuyor.
Üstelik bu meslek gurubunda yaygınlaşan bazı yazım hileleri de değer
yargılarının aşındığının kanıtı. Örneğin iki, üç hatta dört yazarlı
makalelerin kimi zaman aslında tek bir kişi tarafından yazıldığını ve
diğer yazar / yazarların yalnızca teşvik puanı alabilmeleri için yazar
listesine dâhil edildiğini biliyoruz. Bunu genelde aynı odayı paylaşan
yani samimi olan veya karı-koca akademisyenler yapıyor. Kimi zaman da
danışmanlık vasfı bulunan üst unvanlı öğretim üyesi öğrencisine
yaptırıyor. Makaleye hiçbir katkısı olmayan öğretim üyesinin tez
öğrencilerine öğrettiği (evet ne yazık ki öğrettiği) bu küçük hile ile
onlarca makalenin yazarı olarak göründüğünü, bu sayede teşvik puanı
aldığı da biliniyor. Yükselme / atanma şartını yerine getirebilmek için
kendi kendisine atıf yapan ya da bunu yine oda arkadaşına, karısına /
kocasına yaptıran öğretim üyelerinin sayısı ise ürkütücü boyutta.
İstisnalar
dışında pek çok yayın, akademisyenin yorumundan, öznel görüşünden
yoksun ve kopya. Hal böyle olunca öğrenci de aynı yolu izlemekte sakınca
görmüyor ve kendine ait bir fikri, keşfi, deneyi olmayan saysız
akademisyen üniversite amfilerinde ders verir konuma gelebiliyor.
Akademisyen yorum yapmaya, iddiada bulunmaya korkuyor ya da buna gerek
dahi görmüyor. Zira sözüm ona bilimsel dergilerin hemen hemen hepsi
yazım kuralları dışında bir beklenti içinde zaten değil. Sonuç
itibariyle binlerce akademik makale, akademisyenler dışında kimse
tarafından okunmuyor. Hatta artık akademisyenler de okumuyor ve bu
yayınlar, yalnızca tez yazan öğrencilerin kopyala-yapıştır tekniği için
kullanılıyor.
Gerek kanuna gerekse vicdana ters onlarca uygulama
üniversitelerde artık olağan bir almış durumda. Mesela bazı
akademisyenlerin derslere dahi girmediği, üstelik yasaya aykırı olmasına
rağmen tez aşamasındaki öğrenciyi derse sokup o sırada özel işleriyle
meşgul olduğu ve dahası girmediği bu derslerin ek ders ücretini aldığı
bilinmesine rağmen bunun da önüne geçilemiyor.
3. Bölüm
Son
yıllarda YÖK, bir dizi önlem almayı denemiş olsa da bahsettiğimiz
usulsüz ve klişe uygulamalar o denli alışıldık hale gelmiş ki
akademilerde arzu edilen huzurun elde edilmesi neredeyse bir hayal.
Yetmezmiş gibi şahsî hesaplaşmalar, kısır çekişmeler ve en basitinden
kıskançlıklar nedeniyle en köklü üniversitelerimiz dahi birer cadı
kazanına dönüşmek üzere. Türkiye üniversiteleri, belki de yarım asır
sonra ilk kez tarikat ve cemaatlerin esaretinden kurtulma fırsatı
yakalamışken bu defa da kişisel ego savaşlarının ağır bastığı bir ortama
hapsoluyor. Yaygın tabir ile söylemek gerekirse; çanta ve kahve
taşıyanlar hiçbir zorluk çekmeden unvan alırken meslek hayatını bilime
ve araştırmaya adamış yüzlerce, belki de binlerce akademisyen
bezdiriliyor, bıktırılıyor. Bir eğitim öğretim yılının yarısından
fazlasını izinde, gezide veya tez öğrencisi üzerinden aldığı ödenekle
tatilde geçiren profesörler, onlarca proje üretmiş, üstelik hiç teşvik
almadan sanatsal / bilimsel faaliyetler gerçekleştirmiş akademisyenlerin
önünü kesmek için her yolu mubah görebiliyor.
Yapılan bir başka
araştırmaya göre, üniversitelerde gerek akademisyenlerin gerekse
memurların muhatap olduğu disiplin soruşturmalarının yarısından fazlası
usulsüz. Verilen cezaların yüzde 62’si ise delile dayanmıyor (bunların
küçük de olsa bir kısmı idare mahkemelerince iptal edilmiş). Somut
veriler haricinde; genel kanı ise başarılı ve sevilen ancak şahıslara
itaat etmeyen akademisyenlerin mobbing mağduru olduğu yönünde.
Ödeneklerin heba edilmesi, laboratuvarların depo gibi kullanılması ve
derslerin fotokopi hatta whatsup aracılığıyla sürdürülmesi de cabası.
Sonuç
olarak Türkiye, çok daha önemli olduğu zannedilen sorunların gölgesinde
kalmış bir büyük yara nedeniyle kan kaybediyor. Geleceğin bilimcileri,
tarihçileri, sporcuları veya sanatçıları istesek de istemesek de bu
üniversitelerden çıkacak ve kamuya, her birimizin hayatına karışacak. Şu
halde ilgili makamların, daha ivedi gördükleri meseleler ne olursa
olsun, akademilerdeki artık kemikleşmiş bu sorunlara el atmaları
şarttır.
[1] Kaynak Yayınları,1997.