NEDEN ?

https://plagiarism-turkish.blogspot.com


Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim - Yasal Çerçeve ve Uygulamalar -
Devlet Denetleme Kurulu Raporu (2009) lütfen tıklayın

2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporu (2016) lütfen tıklayın

Bilim Akademisinin Sahte Belge ve İmza Üretimi Hakkındaki Açıklaması (2025) lütfen tıklayın

“Sahte Diploma Soruşturması” Hakkında Kamuoyu Bilgilendirmesi - Türkiye Barolar Birliği (2025) lütfen tıklayın

Prof. Dr. Metin Balcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Metin Balcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2014

Pervin Kaplan - Bastır 500 doları yayımlat makaleni (HABERTÜRK)

GEÇEN gün bilimsel yayın kalitesine dikkat çekip akademisyenlerin yayın sayılarındaki artışın atıf oranlarına yansımadığına değinmiştim. Bunun da okul notlarında olduğu gibi “hormonlu yayınlardan” kaynaklanıp kaynaklanmadığını sormuştum. 

Bu sorunun yanıtını, ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Balcı’nın yaptığı çalışma veriyor. Balcı, Türkiye adresli 21 bin 529 makaleyi inceledi ve bunların yüzde 10’unun etki değeri düşük yani atıf sayıları sınırlı dergilerde basıldığını ortaya çıkardı. Balcı’nın da çalışmasında vurguladığı gibi “Sanki bu dergiler Türk akademisyenlerin yazılarını basmak için çıkarılmış”.

Bu dergilerin çoğu Pakistan, Malezya ve Hindistan’daki kuruluşlar tarafından çıkarılıyor. Bazıları da 500 ile 750 ABD Doları karşılığında makale basıyor.

Örneğin Journal of Animal and Veterinary Advences adını taşıyan dergi, 2007’de yayın hayatına girmiş. Yayınlar daha çok tıp, temel bilimler, mühendislik ve ziraat alanlarını kapsıyor. Dergide yayımlanan 1762 makalenin 722’si yani yüzde 41’i Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan akademisyenlere ait. Dergide bir tane bile Pakistan adresli yayın yok. 64 editörün 14’ü Türk.

Balcı’nın da dikkat çektiği gibi bu dergi ne zaman Türk bilim camiası tarafından benimsendi ve neden bu kadar çok Türk editör atandı? Acaba bu dergi Türkiye’de çalışan bilim insanlarının makalelerini yayımlamak için mi çıkarıldı?

Balcı’nın örnek verdiği bir başka dergiden daha söz etmek istiyorum. Bu dergi de 2005 yılından bu yana Malezya’dan yayın yapıyor. Scientific Research and Essays adlı bu dergide 2 yıl içinde Türk akademisyenlerin basılan makalelerinin sayısı 373. Bu dergide de basılan tüm makaleler arasında Türklerin yazdıklarının oranı yüzde 40.

Bir de son yıllarda Afrika dergileri de Türk akademisyenler tarafından keşfedilmiş durumda. Bazı ülkelerde adeta “organize” biçimde çıkan bu dergilerin amacı sizce bilime katkı sağlamak mı?

Akademik yükselme kriterleri arasında hakemli dergilerde makale yayımlanmış olması şartı bulunuyor. Bu da doçent ve profesör olabilmek için bazı akademisyenlerin “paralı dergilere” yönelmesine neden oluyor. Bilim dünyasında birçoğunun adı bilinmeyen, bastığı makaleler tartışmalı hale gelen ve neden çıktıkları soru işareti taşıyan bu dergilerde çıkan makaleler de Türk üniversitelerinin “bilimsel yayın” sayılarının artmasını sağlıyor. 
Ancak “Bastır parayı yayımlat makaleni” anlayışına sahip bu dergilerde çıkmış makaleleri YÖK yükselmelerde nasıl oluyor da ciddiye alıp kabul edebiliyor, bu da ayrı bir tartışma konusu.

Unutmayalım, bir kriter getirmezseniz kalitesizlikle de karşı karşıya kalırsınız.

8 Nisan 2011

Orhan Bursalı - Şifre, ÖSYM, Bilimsel Yayında Etik Dışılık - (CBT)

Cumhuriyet Bilim Teknik, 08.04.2011

Olmayacak şey değil... Tepeden tırnağa etikdışılığın sarıp sarmaladığı bir toplumu yöneten organların ve kurumların, Türkiye’nin en önemli sınavında belirli bir kesimi koruyup kollaması çok normaldir. Eğer iktidarda yandaşlık varsa, yandaş koruma/ kollama/ atama 8 yıldır sıradan bir olgu olarak kabul ediliyorsa, kendi türlerinin arkadan gelen soy-soplarına yükselişin kapılarını açmalarından daha doğal ne olabilir?

ÖSYM’de operasyon 9 ay önce gerçekleşti ve iktidar-YÖK orada egemenliği / yönetimi devraldı! Bu ilk büyük sınava, “asla hilenin yapılamayacağı büyük teknolojik yeniliklerle” hazırlandıklarını duyurdular...

Ali Demir, İTÜ’de tekstilci profesördü.. TV’de yaptığı açıklamada yanında bulunan kişi de endüstri mühendisi emekli profesör Ercan Öztemel ise TÜBİTAK Gebze’de çalışıyordu (ne üretiyordu?), anlaşılan Demir’in yanına atanmış! İkisi de, zerre kadar ilgileri olmayan bir işi yönetmeye getirildiler! Ama önemli olan “yandaş- cemaatdaş” olmalarıydı! YÖK nasıl bütün atamalarda iktidarın adamlarını gözettiyse, Başkanı Özcan, ÖSYM’ye yaptığı adamalarla da üstlendiği “tarihsel misyonunu” yerine getirdi!

Sınav’da ilk “kural bozma”, sadece türbanlı kızların 8 okula özel olarak yerleştirilmesiyle başladı, ÖSYM önce bunun kasıtlı atama olduğunu reddetti! Bilgisayar atadı, diyerek ilk yalanı söylediler! Sonra da “pozitif ayrımcılık yaptık” dediler! Bu pozitif ayrımcılığın, sınav sorularının çözüm anahtarını da vermeye kadar uzanmış olabilir! Bu kızlar kimlerdir ve sınavdaki başarıları açıklanmalıdır!

Ali Demir, zerre kadar saydam davranmadı! Her soru kitapçığının ayrı ayrı şifrelendiğini bile ileri sürecek oldu! Sorular karşısında, eh o sayıya yakın, dedi.. Ancak anlaşılıyor ki, 1.700.000 soru kitapçığını guruplar halinde şifrelemişler! Böyle olunca, bunları guruplar halinde istedikleri “okullara” gönderebilirler! Nasıl olsa çözüm şifreleri de biliniyor!

Eğer isim isim bildikleri ve belirledikleri türbanlı kızları İstanbul’da belirli okullara toplayıp sınavlar sokabiliyorlarsa... O halde, kendilerine bildirilecek binlerce öğrenciyi de, belirli yerlere guruplar halinde toplayabilirler... Ve bu guruba da anahtarıyla birlikte şifreli kitapçıkları da dağıtabilirler!

Tam anlamıyla şaibeli işler merkezi ile karşı karşıyayız, sanki...

***

Şaibe, etik dışılık, bilimi de sarmış durumda! Kurumsal bir çürüme! Prof. Metin Balcı, uluslararası ünü olan çok değerli bir bilim insanımız. Dergimizdeki makalesi çok önemlidir. Balcı, uluslararası bilimsel makalelerin en çok yayımlandığı 10 bilim dergisini inceledi! Gördü ki, bilim dünyamız bu dergileri çok seviyor! Ama dergilerin izlenme ve bilimsel kriter değerleri en alt düzeyde! Üstelik makale yayını için ücret alıyorlar! 500-750 doları bastırdın mı, hiç bir iyi/kaliteli derginin yüzüne bile bakmayacağı sözde araştırma makalelerini hemen basıyorlar! Bir sürü Hint, Pakisten, Afrika dergisi ve sadece düşük kaliteli makaleleri basmak ve iyi para kazanmak için kurulmuş şirketler topluluğu!

Çünkü talep var! “Makale yayınlamak”, akademisyenin “bilimsel faaliyeti” için gerekli! Ülkemizde akademik yükseltmeler için de zorunlu! Bu tür dergilerde yayınladığınız kolay yazıları, dosyanıza koyuyorsunuz, jüriye gönderiyorsunuz, sayın jüri bakıyor ki koşullar yerine getirilmiş, akademik yükseltmeni veriyor! Kaliteymiş, etik dışıymış falan filan...

İncelenen 10 dergide 1900 “makale”, Türkiye’nin uluslararası yayın sayısını arttırıyor! Yayın grafiğini yukarıya tırmandırıyor! Bilim yöneticilerimiz, bunları başbakanlarına, yerli ve uluslararası toplantılarda bilim dünyasına sunuyor! Böylece bilimde “dörtnala koştuğumuza” inanıyoruz!

Bilimsel araştırmacılığı /etkinliği bir üst düzeye tırmandırmak için, koşulları değiştireceksiniz. Metin Balcı, bu konuda önerilerde bulunuyor. Balcı, bilimi, iyiyi, doğru olanı, etiği, kaliteyi koruyan ve daha ileri gidilmesini isteyen bir bilim insanımızdır.. Yanlışı gösterir, ama bu tip bilim insanlarını pek çok kurum sevmeyebilir! Sesini çıkarmayan insanları tercih ederler! Bataklığı görse bile üç maymunu oynayacak insanları! 2 ay kadar önce, “bugüne kadar ki katkılarınız ve yardımlarınız için teşekkür ederiz” mektubu, ÖSYM’den, bir tek sadece Balcı’ya, acaba bu nedenle mi gönderildi!?

Prof. Dr. Metin Balcı - Yüksek sayıda makalelerin sırrı! (CBT)

Cumhuriyet Bilim Teknik, 08.04.2011

Prof. Dr. Metin Balcı,Türk bilim camiasının 2010 yılında en çok yayın yaptığı ilk 10 bilimsel derginin analizini” yaptı. Buna göre toplam 21.529 makalenin %10’nun çok düşük düzeyde ve üstelik para ödenen dergilerde yayımlandığını saptadı. mbalci@metu.edu.tr, TÜBA Üyesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Bilimsel üretkenliği olmayanlar, tümü olmasa da bir kısmı, yayın için çeşitli yollara, etik dışı davranışlara başvurmaya başladı. Ciddi bir bilimsel süzgeçten geçmeyen ve para ile yayın yapan bu dergilere yönelme yolunu seçtiler.

Son yıllarda kamuoyunda tartışılan konulardan biri de ülkemizde bulunan üniversitelerden kaçının dünyada ilk 500 arasına girmiş olmasıdır. Bu konunun tartışılması elbetteki sağlıklı bir gelişmenin göstergesidir. Bu tür tartışmalar zaman zaman istismar da edilmektedir. Dünyada bazı kuruluşlar, her yıl üniversiteleri inceleyip bir sıralama yapmaktadırlar ki böyle bir çalışmayı yapmak oldukça zordur. Üniversitelerin sıralamaları yapılırken çeşitli kriterler temel alınır. Bunlardan birisi, ülke adresli yayımlanan bilimsel makalelerin sayı ve kalitesidir. Bugün ülkemizde, yayın sayısını arttırmakla kişileri doçent ve profesörlüğe yükseltmenin ötesine gidemiyeceğimizi ileri süren bilim insanı sayısı maalesef oldukça fazladır.

Onlara basit bir mantıkla şu cevabı vermek isterim. Çok sayıda ve kaliteli bilimsel makale üreten eğitim kurumlarında çok iyi yetişmiş bilim insanları bulunur. Onların olduğu yerde kaliteli eğitim verilir ve kaliteli insan gücü yetişir. Kaliteli yetişmiş insan gücü ileride istihdam edildiği kurum ve kuruluşlarda ülke için en iyi hizmeti verir ve dolayısıyla ülke kalkınmasına, ülkenin refah düzeğinin artmasına önemli katkılar sağlar. Bilimsel araştırmalar bir amaç doğrultusunda yapıldığı gibi (uygulamalı, patente yönelik), doğayı anlamak için de yapılır (temel araştırmalar) ve bu araştırmalar insan gücünün yetişmesinde aynı zamanda araç rolünü de görürler. Ayrıca oluşan bilgi birikimi ileride uygulamaya dönüşebilir.

Bu yazıda 2010 yılında Türkiye adresli makalelerin yayımlandığı ilk 10 dergi incelendi. Bu dergiler WEB of Science veritabanınca taranan dergiler grubundadır. Son yıllarda bu veritabanınca taranan dergi sayısı bazı nedenlerden dolayı[1] arttı ve bu da Türkiye adresli makale sayısının artışına neden oldu.

2010 yılında WEB of Science veritabanı tarafından taranan bilimsel dergilerde yayımlanan Türkiye adresli makalelerin sayısı 21.529’dur. Bu sayıda yalnız bilimsel makaleler var; kongre özeti, konferans v.s. yok. En çok makalenin yayımlandığı ilk 10 dergi Tablo 1’de görülmekte. Bu dergilerde yayımlanan yaklaşık 1900 makale, toplam makale sayısının %10’u civarındadır. Bu 10 derginin analizi, karşımıza ilginç tablolar çıkartıyor. Dergilerin 3’ü Türkiye’de farklı kurumlar tarafından çıkarılıyor, diğerleri ise yabancı dergilerdir. Bu dergilerin 9’u TÜBİTAK’ın yaptığı gruplandırmada C grubuna, yalnız biri A grubuna girmektedir. Bu da, Türk bilim camiasının çoğunlukla etki değeri çok düşük dergilerde yayın yaptığını ortaya koymakta. En can alıcı noktalardan biri ise bu 10 dergiden 5’inin makaleleri belli bir ücret karşılığında yayımlamasıdır. Bu ücretler 500 ile 750 $ arasında değişiyor. Özellikle paralı dergilerin geniş bir editör ekibi bulunuyor ve Türk editör sayısı da oldukça fazladır.

BİLİMİ KULLANIYORLAR
Son yıllarda bazı kişiler, kuruluşlar ve hatta ülkeler organize bir şekilde bilimsel dergi çıkarmak için bir yarış içerisine girmişlerdir. Bunların amaçları kesinlikle bilime katkı sağlamak olmayıp tamamen maddi çıkar sağlamaktır. Örneğin Journal of Animal and Veterinary Advances başlıklı dergi 2007 yılında yayın hayatına girmiş Pakistan (Medwell Journals) tarafından yayımlanan bir dergidir (Şekil 1). Derginin ismi her ne kadar hayvancılık ve veteriner ile ilgili bir çağrışım yapıyorsa da, yayın dağılımı hemen hemen homojen olup çoğu sahayı (tıp, temel bilimler, mühendislik, ziraat) kapsamaktadır.

Bugüne kadar dergide yayımlanan toplam makale sayısı 1762 olup bunların 722’si (%41) Türkiye adresli iken, Pakistan adresli tek bir makale yoktur. Derginin mevcut 69 editörünün 14’ü Türk’tür. Burada hemen şu soru akla geliyor. Bu dergi ne zaman Türk bilim camiası tarafından benimsendi ve neden bu kadar Türk editör atandı? Yoksa bu dergi Türk bilim insanlarının makalelerini yayımlamak için mi hayata geçirildi?

Diğer bir dergi ise Malezya tarafından 2005 yılında çıkarılmaya başlayan Scientific Research and Essays isimli dergi çok kısa bir sürede Türk bilim camiası tarafından keşfedildi. Son 5 yılda yayımlanan makale sayısı 911’dir (Şekil 2). Türkler son iki yılda yapmış olduğu yayımlarla (toplam 373 makale, %40) hemen bu dergide de birinci sıraya oturmuştur. Türk bilim camiası, bu dergide yayın yapan Nijerya, Malezya, Çin ve İran ile yarışa girmiştir. Son yıllarda bilim camiamız Afrika dergilerini keşfetmeye başladı ve çok kısa sürede bu dergilerde de yayın yapan ülkeler arasında birinci sıraya oturmayı başardı (Şekil 3 ve 4).

African Journal of Agricultural Research ve African Journal of Biotechnology dergileri Academic Journals adlı bir firma tarafından çıkarılıyor. Bu firmanın tüm sahalarda yayımladığı bilimsel dergi sayısı 103 olup dergilerin tamamı paralı (500-750 $)’dır. Bu firmanın merkezi Kenya’dadır, dergi editörleri çeşitli ülkelerdendir.

Asian Journal of Chemistry 30 yılı aşkın bir süredir Hindistan tarafından yayımlanan bir dergi olup kimyacıların yanı sıra biyolog ve ziraatçıların da yoğun ilgi gösterdiği bir dergidir (Şekil 5). Bilim camiası bu dergiyi biraz geç keşfetmiş olsada son yıllarda Türkiye, Hindistan’dan sonra yayın sayısı açısından birinci sıraya oturmuş olup, İran ile bir rekabet içerisine girmiştir. Bu dergi sayfa başına 30 € almakta ve makale yayınlayanların dergiye abone olma koşulunu getirmektedir. Bu da ortalama bir makalenin 750 $’a yayımlanacağını göstermektedir.

Expert Systems with Applications adlı dergi Elsevier tarafından çıkarılan ve A grubuna giren bir dergidir. Genel olarak A grubuna giren ve etki değeri yüksek olan dergilerde yayın yapan ülkeler çoğunlukla bilimde gelişmiş ülkelerdir. 2003 yılında yayın hayatına başlayan bu derginin dikkat çeken noktalardan birisi; her 3 yayından birisinin Tayvan adresli olmasıdır. Dergide en çok yayın yapan ülkeler arasında Tayvan’ın yanı sıra Türkiye, İran, Kore, Çin v.s gibi ülkelerin ön plana çıkması çok ilginçtir.

Türkiye adresli makalelerin en çok yayımlandığı ilk 10 bilimsel dergide yayımlanan makaleler üniversiteler bazında incelendiğinde, makalelerin daha çok Anadolu üniversitelerinde çalışan öğretim üyeleri tarafından yayımlandığı görülüyor. Gelişmiş üniversitelerin yayın sayısı bu dergilerde daha azdır. Örneğin, birinci sırada bulunan Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin yayın sayısı 122 (Bu makalelerin 60’ı Acta Crystallographica Section E-Structure Reports Online dergisinde yayımlanmıştır) iken Orta Doğu Teknik Üniversitesi 5 makale ile 85. sıradadır.

YÜKSELME KRİTERLERİ GÖZDEN GEÇSİN
Ülkemizde doçentlik için yükseltilme kriterleri ilk kez 1995 yılında oluşturulan komisyonlar tarafından belirlendi. Çok iyi niyetlerle o yıllarda belli sayıda yayın yapma zorunluluğu getirildi. Aradan 16 yıl geçti. Bu kriterler elden geçmedi ve hiçbir yenilik getirilmedi. Öğretim elemanları yayın yapmaya zorlandı. Bu da doğal olarak Türkiye adresli yayınların sayısını arttırdı.

Bu süreç zarfında Türkiye’de üniversite sayısı da hızlı bir şekilde artmaya başladı. Yakın üniversitelerde doktora derecesini alan kişiler hemen bu yeni üniversiteleri doldurmaya başladı. Hiçbir altyapısı olmayan bu üniversitelerde istihdam edilen kişiler, altyapısı olan fakat bilimsel üretkenliği olmayanlar, yayın yapma zorunluluğundan dolayı, tümü olmasa da bir kısmı, yayın için çeşitli yollara, etik dışı davranışlara başvurmaya başladı. Ciddi bir bilimsel süzgeçten geçmeyen ve para ile yayın yapan bu dergilere yönelme yolunu seçtiler. Ülkede profesör sayısı da artmaya başladı.

Doğal olarak tüm profesörler (profesörler arasında ayırım yapılamayacağına göre) doçentlik sınavlarına girmeya başladı. Jürilerin önceden toplanması kaldırıldı. Öğretim üyelerinin önemli bir kısmı yeterli eser sayısını gördükleri takdirde adayları eserlerden başarılı buldular. Böylece çok kişi doçent ünvanını aldı. Türkiye’de bir şekilde doçent olan bir kişi 5 yıl sonra profesördür. Bunun önüne geçmek çok da kolay değildir. Çünkü ülkemizde bu ünvanlar, liyakata göre verilen değerler olmaktan çok uzakta olup kişinin tamamen özlük hakkına indirgenmiştir. Öğretim üyelerimizin önemli bir kısmı tek başına doğru karar veremiyor. Böylece çok aday eser aşamasında aradan sıyrılmaktadır. Girdiğim sınavlarda, öğretim üyelerinin bir kısmının seviyelerinin ne kadar düşük olduğunu görmekte ve hayretle izlemekteyim. Adaya sordukları soruların cevabını dahi bilmeyen hocalar mevcuttur.

Ayrıca yıllardır izlediğim bir diğer nokta ise doçentlik sınavlarında adaylara sorulan soruların seviyesi, Yüksek lisans veya doktora sınavlarında sorulan sorulardan farklı değil. Bu sistemle derece almış ve bu sınavlara giren hocaların daha üst seviyede soru sormasını beklemek de doğru değildir.



PARALI PROFESÖRLÜK ÖNERİSİ

Öğretim üyelerimizin önemli bir kısmı paralı dergilerde makale yayımlayarak derece alma yollarına başvurmaktadır. Dışarıya bu konuda önemli miktarlarda döviz ödenmektedir.

Bu nedenle paralı doçentlik ve paralı profesörlük atamasını belki de düşünmeye başlamamız gereken zaman gelmiştir. Kendi kendimizi avutmaktansa böyle bir çözüm öğretim üyelerini hem rahatlatır ve hem de zor koşullarda çalışarak hakkıyla bu ünvanları almış öğretim üyelerimize de daha fazla haksızlık etmemiş oluruz. Doçentlik ve profesörlük ataması için bir gün (doçentlik ve/veya profesörlük bayramı) tespit edilir. Her yıl o gün derslere ara verilir, kampuslarda hoca öğrenci kol kola girer halay çekeriz, hem de hocalarımıza verilen bu ünvanları doyasıya kutlamış oluruz. Ne dersiniz?

Üzerinde durmak istediğim bir diğer nokta ise, son yıllarda giderek sayısı artan “doktoradan birkaç ay sonra doçentliğe müracaat eden” adayların durumudur. Doktorayı alır almaz doçentliğe müracaat eden kişiler bir şekilde doçentlik için gerekli yayın koşullarını sağlamaktadır. (Doktorayla bağlantısı olmayan makale sayısı açısından.) Böyle durumda olan bir kişinin bağımsız ve/veya kendi öğrencisi ile yayın yapmış olması teorik olarak mümkün değildir. Bu iki şekilde olabilir.

1. Aday hocası ile doktora esnasında yapmış olduğu çalışmaların bir kısmını doçentlik için saklamaktadır.

2. Daha yaygın olan yöntemlerden birisi, bir hocanın yöneticiliğinde doktora yapan kişilerin karşılıklı olarak isimlerinin yayınlara konulmasıdır.

Burada asıl etik dışı davranışı sergileyen hocaların kendileridir. Jüri üyeleri bu durumu hemen fark edip kişinin doçent olmasını engelleyebilir. Ancak bu durumda gerçekten yürekli hocalara çok ihtiyacımız vardır. Nerede cesurca o kararı verecek hocalar? Bu vesile ile herkesin doçentlik sınavlarına jüri üyesi olarak girmemesi gerekir.

Eğer bu durumun önüne geçilemiyorsa benim ilgililere yeni bir teklifim olacak, bütünleşik doktora eğitiminde olduğu gibi bütünleşik doçentlik programının bir an önce gündeme getirilmesidir.

Referans
[1] M. Balcı, Türk Mucizesi Değil, CBT 1135, 14, 2008.
GRAFİK ve TABLOLAR : CBT Sayfa 10 , Sayfa 15

19 Aralık 2008

Prof. Dr. Metin Balcı - Türk mucizesi değil! (CBT)

Cumhuriyet Bilim Teknik, 19.12.2008

WEB of Science ile SCOPUS arasındaki rekabet, Türkiye adresli yayın sayısını arttırdı!

WEB of Science, çeşitli dallarda yayımlanan dergilerin dizinlendiği, makale özet ve tam metinlere erişim sağlanan bir atıf veri tabanıdır. Yıllardır, bu veri tabanı baz olarak alınarak, kişi, bölüm veya üniversitelere ait olan toplam yayınlar bu veri tabanı aracılığı ile taranıyor ve sıralamalar yapılıyor. Bu sıralamalarda, özellikle üniversiteler kendilerini üst sıralara taşıma gayreti içerisine girmekteler. Böylece ülkemizde bilimsel araştırmaların gelişmesi üzerine, çok sağlıklı olmasa da, önemli ipuçları elde edilmekte. Diğer taraftan, yalnız makale sayıları ile kişi ve kuruluşları karşılaştırmanın sakıncalı olduğu bugün pek çok bilim insanı tarafından kabul edilmekte. Prof. Dr. Metin Balcı, TÜBA Asli Üyesi, ODTÜ Kimya Bölümü Öğretim Üyesi; mbalci@metu.edu.tr

2008 yılının sonuna doğru yaklaşmaktayız. Bir ay sonra WEB of Science 2008 yılı veri tabanını kapatacak ve 2009 yılı verilerini toplamaya başlayacak. Tahmin ediyorum ki ocak ayı içerisinde bilimsel makale sayıları üzerine gene benzer kıyaslamalar, yorumlar yapılacak. Bu makaleyi yazmamın nedeni, bu sene elde edilecek olan makale sayıları ile bazı gerçeklerin saptırılabileceği olasılığının ortaya çıkmış olmasıdır.

Türkiye adresli bilimsel makalelerin artışını yıllarca izledik. Ancak, son yıllarda makalelerin artışında bir duraklamanın olduğu dikkat çekiyor. Üniversitelerimiz, yayın üretiminde var olan kapasiteyi artık maksimum seviyede kullanmaya başladı. Bu arada, etki faktörü son derece düşük bazı dergilerde yayınların arttığını daha önceki yazılarımda somut örneklerle açıklamıştım.

2005 yılında makale sayısında ciddi bir artış gözlendikten sonra izleyen yıllarda makale sayılarında ciddi bir artışın olmadığı, hatta bir düşüşün olduğu görülüyor (Tablo 1). Sene sonuna bir ay gibi bir süre kalmış olmasına karşın, makale sayısı şu anda 17.315 civarındadır ve bu rakamın sene sonunda yaklaşık olarak 19.000 civarında olacağı tahmin ediliyor. Böylece 2008 yılında yayın sayılarındaki artışın 2000’li yılların başlarında olduğu gibi, %25-30’u bulacağı öngörülmekte.

TÜRK MUCİZESİ Mİ?!

Ne oldu da Türkiye adresli makale sayısı birden artmaya başladı? Bir Türk mucizesi mi yaşamaya başladık?

WEB of Science, Amerika’da Thomson Reuters tarafından yayımlanıyor ve bu firma veri tabanı aracılığı ile ciddi kazanç elde ediyor. Amerika’nın bu tekelciliğine son vermek ve pastadan pay almak için, Avrupa kendi veri tabanını kurma yoluna gitti. 2004 yılında, dünyanın önde gelen bir çok yayın evini satın alan ve mevcut bilimsel dergilerin önemli bir kısmını yayımlayarak devleşen ELSEVIER firması kendi veri tabanını SCOPUS’u kurdu.

WEB of Science’in bünyesinde 8500 civarında dergi vardı. Amerikalılar, bu veri tabanına dergi kabul etmede; dergilerin sürekli çıkması, uluslararası yayın kurulu olması, yayınların önemli bir kısmının başka ülke bilim insanları tarafından yayımlanması, derginin 2-3 yıllık bir izlemeye alınması ve belli bir etki değerine ulaşmış olması gibi şartları öne sürerek, son derece seçici davranıyordu. Bu koşullarda Türkiye adresli yalnız 7 dergi bu veri tabanı kapsamına uzun uğraşlar sonucu girebilmişti. Bizler de bu rakamın 10-15’e çıkmasını canı gönülden arzu ediyorduk.

SCOPUS firması kaliteyi bir tarafa bırakarak, daha geniş bir kitlenin ilgisini çekmek üzere veri tabanında bulunan dergi sayısını 16.000’e çıkardı. Böylece tüm ülkelerden etki değerleri çok düşük, neredeyse sıfıra yaklaşan dergileri de kapsamına aldı. Bu veri tabanına olan ilgi, WEB of Science’a göre daha fazla olacaktır. Çünkü kişilerin daha fazla makalesi bu veri tabanı tarafından taranmakta ve daha fazla atıfı görülmektedir.

SCOPUS 16.000 dergiyi seçerken, kaliteyi ikinci plana atarak Türkiye’den 123 dergiyi kapsamına aldı. Bunların önemli bir kısmı Türkçe yayımlanmakta. Durum böyle olunca, pastayı SCOPUS’a kaptıracak olan WEB of Science karşı atağa geçti ve taradığı dergi sayısını ilk aşamada 11.000’in üzerine çıkardı. Böylece bir hamlede, Türkiye adresli 50’nin üzerinde dergiyi hiçbir ön incelemeye tabi tutmadan (birkaçı inceleme safhasındaydı) kapsamına aldı.

2008 yılında WEB of Science tarafından taranan Türkiye adresli bilimsel dergi sayısı 60 civarındadır. Bu dergilerde yayımlanan makaleler de tarandığından dolayı, Türkiye’nin bu sene yayınladığı makale sayısında ciddi bir artış görülmekte. Dolayısıyla, 2008 rakamlarının yorumlanmasında bu gerçeğin dikkate alınması gerekir.

GETİRİSİ-GÖTÜRÜSÜ

Bu durumun Türkiye açısından getirisi ve götürüsü nedir? Türkiye adresli birçok derginin gerek SCOPUS ve gerekse WEB of Science tarafından taranması olumlu bir gelişmedir. Bu dergiler, kalitelerine daha çok dikkat edecek ve kendilerini daha da geliştirmek için gayret göstereceklerdir. Bu dergilerin önemli bir kısmı üniversitelerimizin çeşitli fakülteleri tarafından yayımlanıyor (Tablo 2). Ayrıca 2008 yılında şu ana kadar Web of Science tarafından taranan ve dergilerde yayımlanan 11 aylık makale sayıları da verilmiştir. Bu makaleleri toplam sayısı 2.300 civarındadır ve bu sayı Türkiye adresli yayınların artış nedenini de ortaya koymaktadır.

Bu kadar derginin veri tabanlarınca taranmasının götürüsü ne olacak? Yıllardır doçentlik baş vurularında bazı kriterler istenir. Bunlardan en önemlisi, Web of Science tarafından taranan dergilerde, dallara bağlı olarak değişen belli sayıda makale yayınlamış olmaktır. İstenilen makale sayısı, doçentlik için yeterli bir kriter değildir. Kişinin doçentliğe müracaat edebilmesi için gerekli eşik değeridir.

Hocalarımızın azımsanmayacak bir kısmının yalnız başına karar vermek zorunda kaldıkları zaman (şu an uygulanan sistem) en azından kendi dalımda çok da objektif olamadıklarını ve duygusal davranarak yeterli olmayan adayları eserlerden geçirerek, doçentlik unvanını hakkı ile kazanan kişilere haksızlık yaptıklarını esefle izliyorum. Bazı hocalarımız, makalelerin kalitesini incelemeden, gerekli makale sayısı dosyada mevcut ise, bu duruma “evet” diyerek olayı geçiştiriyor.

YÖK NE YAPMALI?

YÖK bu durumda ne yapmalı? Geçen sene yazmış olduğum bir yazımda da belirttiğim gibi şu an uygulanan doçentlik sistemi miyadını doldurmuş ve iflas etmiş bir sistemdir. Bu sistemin acilen revize edilmesi şarttır. Özellikle 2009 ve sonraki yıllarda, doçentlik dosyalarında, söz konusu 60 civarında dergide yayımlanan makalelerin bazılarının çoğunlukta olmasına şimdiden hazırlıklı olmak gerekir. Bu endişemden “Türkiye adresli dergilerde yayın yapmayalım” anlamı çıkarılmasın. Bu dergilerin, “makaleleri iyi bir süzgeçten geçirdikten sonra yayımladıkları” konusunda ikna olmadan, bu dergilerdeki makalelerle gelen dosyaların ciddi bir şekilde incelenmesi gerekecektir.

Son iki yıl içerisinde ülkemizde lise ve ortaokul açar gibi 40 yeni üniversite kuruldu. Bu üniversitelerin acilen öğretim üyelerine ihtiyacı olacak. Bir an önce bu üniversitelere öğretim üyesi yetiştirilmesi düşüncesinden hareket ederek yükseltilme kriterlerinin gevşetilmesine sıcak bakabilecek YÖK’ün, bu ülkeye vereceği zararı, bugüne kadar hiçbir kurum vermemiş olur. İyi yetişmemiş bir öğretim elemanının üniversitede istihdam edilmesi ve onun yüksek lisans ve doktora öğrenci yetiştirmesi sonucunda ülkeye yapacağı tahribatın en az 50 yıllık bir süreye dağılacağını unutmamak gerekir.

Yeni bir doçentlik yönetmeliği hazırlanacaksa, ısrarla dikkat edilmesi gerekli noktaları tekrar bu yazının sonunda bir kez daha vurgulamak istiyorum.

1. Belli kriterleri sağlamayan profesörlerin kesinlikle doçentlik jürilerine alınmaması

2. Her anabilim dalında geniş tabanlı (7-8 kişi) tek bir jürinin oluşturulması

3. Her 2 yılda 1-2 üyenin değiştirilmesi

4. Jürinin belli bir yerde gerekirse 1 hafta boyunca toplanması

5. Eserler hakkında kararın jüri tarafından ortak verilmesi

6. Müracaat için şu kadar yayın vs. gibi rakamların tamamen kaldırılması

7. Adayın doktora sonrası bağımsız özgün araştırma yapması (kişinin öğrencisi ile de olabilir) öğrenci yetiştirmesi ve ders vermesi gibi kriterlerin konmasının bu sorunu çözeceği kanısındayım.

28 Eylül 2007

Prof. Dr. Metin Balcı - Etik dışı davranışlar ve doçentlik sınavı (CBT)


Doçentlik müracaatı yayın sayısına endekslendiğinden dolayı, adaylarının önemli bir kısmı etki değeri çok düşük dergileri tercih etmekte. Bu dergilerde yayımlanan makalelerin kalitesi tartışılır. Çoğunda ciddi bir hakem araştırması yok. Son yıllarda doçentliğe müracaat eden adayların, etki değeri oldukça düşük olan Asian Journal of Chemistry dergisinde yayın yaptıkları dikkati çekiyor. Bu Hint dergisinde yayın yapmak için, yazarların tümü bu dergiye abone olmak zorunda. Ayrıca yayınlanan her sayfa için de 25 dolar ödemek gerekiyor. 2006 yılında bu dergide yayımlanan makalelerin %20'si Türkiye'dendi, bu sayı her yıl ikiye katlanmakta. Hangi ciddi dergi yayın için yazarların dergiye aboneliği koşulunu öne sürer? Prof. Dr. Metin Balcı,
TÜBA Asli Üyesi, ODTÜ Kimya Bölümü öğretim Üyesi, mbalci@metu.edu.tr
Uluslararası dergilerde yayın yapma kültürü üniversitelerimizde seksenli yılların ortalarında başladı ve yayın sayısı her geçen yıl belli bir oranda arttı. Bu artışlarla Türkiye, yayın sıralamasında dünyada 45. sıralardan 19. sıraya yülseldi. Üniversitelerimizin ürettiği bilimsel makale artışını yıllarca büyük bir heyecanla takip ettik. Türkiye'nin dünyadaki konumunu, üniversitelerimizin bulunduğu yeri, bölümleri vs. hep rakamlarla kıyaslamaya çalıştık. Yükseltilmeler, atamalar, üniversitelerimizde belli kıstaslara göre elde edilen rakamlara endekslendi.
İlk zamanlarda, bu yayın sayılarının artışının beraberinde getirdiği sorunlar çok dikkat çekmedi. Üniversitelerimiz bütün kapasitelerini maksimum seviyede kullandı ve son 3 yıldır Türkiye adresli yayın sayılarında artık bir artışın gözlenmediği hatta makale sayısında bir gerilemenin olduğu dikkat çekmektedir (Tablo 1).
Son yıllarda, makale sayılarındaki artışı bir tarafa bırakarak kalitenin artırılması tartışılmaya başlandı. Bu da sağlıklı gelişmenin bir sonucuydu. Ancak, bu makalelerin yayınlanması esnasında başvurulan etik dışı davranışların artması da gözardı edilemezdi. Etik dışı davranışlar, önlenmediği takdirde, Türk Bilim camiasına uzun vadede büyük zararlar verecek ve Türk Bilim insanlarının uluslararası dergilerde makale yayımlamasını daha da zorlaştıracaktır.

6 Eylül 2007 tarihinde yayımlanan Nature (Dünyanın en saygın dergilerinden birisi) dergisinde Türk fizikçileri ile ilgili intihalin dünya kamuoyuna duyurulması Türk bilim camiasını küçük düşüren ve telafisi çok zor bir olaydır.1 Gelişmeleri, yeterli derecede basında yazıldığından dolayı, detaylı olarak açıklamayacağım.
Türk fizikçileri tarafından arXiv dergisinde yayınlanan 67 makale, dergi tarafından geri çekildi. Bu olaydan elbette ki, yazarlar birinci derecede sorumludurlar. 67 makalenin yayımlanması esnasında bu makalelerin hiç birisinin dikkat çekmemesi de tartışılması gereken noktalardan birisidir. Dergi editörlerinin de sorgulanması gerekmektedir. Bunların yanı sıra bu olaya müdahil olan 16 kişinin bulundukları bölümlerin yöneticileri de bu olaydan sorumludurlar. Özellikle yeterlik sınavını henüz vermemiş 2 doktora öğrencisinin 2-3 yıl içerisinde birinin 40 diğerinin 26 yayım yapması ve bu olayın daha önce tesbit edilip ortaya çıkarılmaması da düşündürücüdür.

İNTİHAL OLAYI
Türk bilim camiasını burada kurtaran veya kurtaracak tek müspet gelişme, intihalin bizzat Türk fizikçileri tarafından ortaya çıkarılmış olmasıdır. Nature dergisinde yayınlanan makalede, İtalya'nın Trieste şehrinde bulunan Uluslararası Teorik Fizik Merkezinin Başkanı Prof. Dr. Katepalli Sreenivasan, bazı ülkelerin kültürlerinde bilimsel aşırmaların çok da kötü algılanmadığını ileri sürerek, bu ülkeleri aşağılamaktadır. Halbuki, bu olayın Türk fizikçileri tarafından ortaya çıkarılmış olması, Türkiye'de intihal girişiminde bulunan kişilerin olduğu gibi, benzeri davranışlara şiddetle karşı olan duyarlı bilim insanlarının da var olduğunu göstermektedir. Türkiye'nin şu anda acilen yapması gerekli olan iş, ilgili kurum veya kurumların Nature dergisine cevabi yazı ve yazıları göndermeleri olacaktır.
İntihal olaylarının üzerine giderken, bundan sonra benzeri olayların yaşanmasını engellemek için, kişileri bu yollara sevkeden nedenlerin de araştırılması gerekmektedir. Geçen yıl yayımlamış olduğum bir makalede, 2 Türkiye'de doçentlik sınav sisteminin zamanın koşullarına cevap vermediğini ve acilen revize edilmesi gerektiğini yazmıştım. Bugün uygulanan doçentlik yükseltilme kriterlerinin, bazı kişileri etik dışı davranışlara doğru ittiğine inanmaktayım.
Doçentlik sınavına müracaat etmek için adayların doktora sonrası belli bir sayıda makale yayınlanmaları gerekmektedir. Başlangıçta bu belki çok iyi niyetli düşünülmüştü. Fakat zamanla bunun artık ciddi bir şekilde istismar edildiğini ve kişilerin etki değeri son derece düşük dergilere makalelerini gönderek kritik eşik sayısını aşarak doçent olmak için çaba gösterdikerini ve bazılarının da intihal olaylarına ciddi bir şekilde karıştıklarını izlemekteyiz.

YENİ ÜNİVERSİTE AÇILMASI
Türkiye'de üniversite kapasitelerinin yeterli olmadığı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle sürekli olarak ilkokul açar gibi yeni üniversiteler açılmaktadır. Üniversite açılmasında, ilk aşamada ilgili yörelerden gelecek olan oylar dikkate alındığı için, yeterli altyapı oluşturulmadan üniversite açılmasına karar verilmektedir.
İyi yetişmeden akademik ünvanlara sahip olmuş kişilerin bu üniversitelere atanması sonucu bu akademisyenlerin ve bunların yetiştirecekleri elemanların üniversitelerde uzun vadede yapacakları tahribat tahmin edilememektedir.
Kurulan bir üniversitede eğer yeni bir bölüm açılacaksa (Fen, mühendislik v.s gibi dallarda) o bölüm için gerekli minimum altyapı, laboratuvar, teçhizat olmadan o bölümün açılmasına YÖK'ün müsaade etmemesi gerekir. Altyapısı tamamlanmamış bir üniversitenin herhangi bir bölümüne Yrd. Doçent olarak atanan kişiler, kariyerlerinde yükselebilmeleri için, aynı yönetmeliklere tabi olduklarından dolayı, yayın yapmak mecburiyetindedirler. Bu kişilerinden bazıları, çok zor şartlarda görev yaptıklarından dolayı, yayın yapmak için etik dışı davranışlar içerisinde bulunabilirler.
Doçentlik müracaatı yayın sayısına endekslendiğinden dolayı, adaylarının önemli bir kısmı etki değeri çok düşük dergileri tercih etmektedirler. Bu dergilerde yayımlanan makalelerin kalitesi tartışılır. Bu dergilerin çoğunda ciddi bir hakem araştırması yoktur.
Konu ile ilgili olarak, kendi sahamdan iki örnek vermek istiyorum. Diğer sahalarda da benzer durumların olduğundan hiç şüphem yok. Son yıllarda doçentliğe müraccat eden adayların, etki değeri oldukça düşük olan Asian Journal of Chemistry dergisinde yayım yaptıkları dikkati çekmektedir.
Hindistan'da çıkarılan bu dergide yayın yapmak için, yazarların tümünün bu dergiye abone olmaları şarttır (Yıllık abone ücreti kişi başına 150 $'dır). Ayrıca yayınlanan her sayfa için de 25 $ ödemek gerekiyor. 2006 yılında bu dergide yayımlanan makalelerin %20'si Türkiye adresli olmakla beraber bu sayı her yıl ikiye katlanmaktadır (Tablo 2) . Hangi ciddi dergi yayın için yazarların dergiye aboneliği koşulunu öne sürer?

Türkiye adresli yayımların sürekli arttığı bir diğer dergi ise elektronik ortamda yayınlanan Acta Crystallographica Section E dergisidir (Tablo 3). Bazı adayların dosyaları, neredeyse yalnız bu dergide yayımlanan makalelerden oluşmaktadır. Makaleler, kristal yapıda olan bir kimyasal bileşiğin X-ışınları (Röntgen-ışınları) yöntemiyle belirlenmiş olan üç boyutlu yapısını içerir.
X-ışınları analizi ne zaman uygulanır?
1. Eğer bir bileşiğin yapısı tüm spektroskopik yöntemlerin uygulanması sonucunda belirlenemiyorsa ve bileşik tek kristal oluşturabiliyorsa, yapı analizi için başvurulacak son yöntem X-ışınları analizidir.
2. Bir bileşiğin yapısı bilinir. Eğer, bileşiğin atomları arasındaki bağ uzunlukları, bağ açıları, torsiyon açıları, v.s. gibi fiziksel parametrelerine ihtiyaç duyulursa X-ışınları analizi yapılır ve elde edilen bu parametrelerden yeni teoriler üretilir.
Türkiye'de bulunan 5 adet tek kristal X-ışını cihazı (Hacettepe, Samsun, Kırıkkale, İstanbul ve Erzurum) genelde fizikçiler tarafından çalıştırılmakta ve kimyacıların sentezlediği bileşikler analiz edilmektedir. Bu cihazlarla analiz edilen bileşiklerin %90'nı (belki daha fazlası) yukarıda bahsettiğim 2 kritere de uymamaktadır.
Genel olarak yapıları daha önce başka dergilerde yayımlanmış bileşiklerin 3 boyutlu yapı analizleri elde edilmekte ve yayına sunulmaktadır. Bir bileşiğin analizi ve yayına hazırlanması yaklaşık olarak (iyi bir kristal varsa) 2 günde tamamlanabilmektedir. Istanbul Üniversitesi böyle bir analizi 730 YTL karşılığında rutin olarak zaten yapmaktadır.
Burada yapılan analizlerin çoğunda asıl amaç, bilimsel araştırmadan ziyade yayın üretmek ve dosyaya koymaktır. Yapılan bu çalışmaların çoğunun bilime hiç bir katkısı yoktur. Eğer yeni bir bileşiğin yapısı analiz edilir ve sonuçlar da bileşiğin kimyası ile birlikte bir kimya dergisinde yayınlanırsa bu çalışmalar elbette önemlidir. Ülkemizde maalesef bazı kişiler, bilim taşeronları, üniversitelerden analizi yapılacak bileşikleri temin etmekte ve onları analizin yapılacağı yerlere ulaştırmaktadırlar. Böylece taşeron görevi yapanların da isimleri yayına girmektedir. Bu nedenle, iki günde tamamlanan bir çalışmada yazar sayısı 10'a kadar çıkmaktadır.
Benzer konumda olan dergi sayısını daha da artırmak mümkündür. Yayın sayısını belli bir düzeye getirmek için bu ve benzeri davranış içerisine olanların başvurdukları yöntem de etik kuralları ile bağdaşmamaktadır. Bu tür makalelerden oluşan dosyalar hocalarımız tarafından incelendiği zaman, bazı hocalar bu makaleleri dikkate almakta ve bu dosyaları geri çevirme cesaretini maalesef gösterememektedirler.

YAPILMASI GEREKENLER
Türkiye'de etik kurallarının benimsenmesi ve adayların doçentlik sınavlarında daha objektif değerlendirilebilmesi için doçentlik yükseltilmelerinde aşağıdaki hususların ciddi bir şekilde dikkate alınması gerekmektedir.
1. Belli kriterleri sağlamayan profesörler doçentlik jürilerine alınmamalı
2. Her anabilim dalında geniş tabanlı (7-8 kişi) tek bir jürinin oluşturulmalı ve her 2 yılda 1-2 üye değiştirilmeli
3. Jüri belli bir yerde gerekirse 1 hafta boyunca toplanmalı
4. Eserler hakkında karar jüri tarafından ortak verilmeli
5. Müracaat için şu kadar yayın v.s. gibi rakamların kaldırılmalı
6. Doktora sonrası bağımsız özgün yayın (kişinin öğrencisi ile olabilir) aranmalı, öğrenci yetiştirmeli, ders vermeli
7. Kriterler, kendini kanıtlamış kişilerden oluşan jüri üyelerinin kafasında ve vicdanındadır.
8. Aday eser aşamasında başarısız olursa, jüri kendisine neler yapması gerektiğini söyler ve böylece aday her altı ayda tekrar tekrar müracaat etmez.
Bu kriterle uygulandığı zaman belki kişiler etik dışı davranışlardan biraz daha uzak durmaya çalışacaklardır.

Kaynaklar
1. Geoff Brumfiel, Turkish physicists face accusations of plagiarism Nature 449, 8, 2007
2. Metin Balcı, Akademik Yükseltilmeler ve Atamalar, Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 1 Nisan 2006

!

Türkiye yırtıcı, şaibeli, sahte ve fake dergilerde en çok yayın yapan 3. ülke

Predatory journals: Who publishes in them and why? - Selçuk Beşir Demir Dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Elsevier tarafınd...

Predatory journals: Who publishes in them and why?

.....................................................................


...
...
...

* Rastgele Yazılar




.