20 Nisan 2014

Prof. Dr. Kayhan Kantarlı - TEZ PAZARLARI

Bu yazıyı 17 yıldır yılmadan yürüttüğü, örnek aldığımız bilim ahlakı mücadelesini AİHM 'nin  YÖK'ün ilk Başkanı'nın kitabıyla ilgili olarak verdiği kararla taçlandıran değerli bilim insanı Prof. Dr. Hasan Yazıcı'ya mücadeleye devam edeceğimizin kararlılık ifadesi olarak  ithaf ediyorum.
SUSMAYIN İSYAN EDİN !
YOKSA SİZ TEZİNİZİ PAZARDAN MI ALDINIZ ?
Üniversitelerdeki bilimsel hırsızlığının artık sıradan bir olay sayılması, intihal yapanların YÖK başkanı, YÖK üyesi, rektör, dekan… olabilmesinden başka,  bir üniversitenin doktora tezini aşırmacılıkla hazırladığı ortaya çıkan sözde bilimcinin 5 yılda ürettiği yüzlerce yayınla dünya ikincisi olmasının bile hazmedilmesi sonunda bilim ahlakı tamamen ortadan kalktı ve  sistem sonunda kendi pazarını kurdu.  Bu pazarın çalıntı eşyaların satıldığı bit pazarından hiç bir farkı yoktur. 

HER ŞEY ALENİ 
Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve Üniversiteler gözlerinin önünde kurulan bu pazarın derhal kapatılıp, hem alıcılar hem de satıcılar hakkında gereğinin yapılmasını sağlamak yerine  duruma göz yummakla pazarın  her gün biraz daha genişlemesini teşvik etmektedir.
PİYASACI ÜNİVERSİTE
İşte üniversitelerde piyasa modeli budur ! Eğitim üzerinden para kazanmak için bilim hırsızlığı pazarları bile kurulabiliyor. Model üniversiteyi bir kanalizasyon çukuruna dönüştürmüştür, her yerden pis kokular yükselmektedir.

DEVLETİN BU PİSLİĞİ TEMİZLEME GÜCÜ YOKSA O ZAMAN YAPACAĞI TEK ŞEY VARDIR; 
"ÜNİVERSİTELER MÜLGADIR YASASI" ÇIKARMAK...
TIPKI ATATÜRK'ÜN 1933 de YAPTIĞI GİBİ..

Açıkçası
- YA BİLİMSEL HIRSIZLIK PAZARLARI, YA DA ÜNİVERSİTELER KAPATILMADIR!
- İNTERNET YASAKLARI DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNE DEĞİL, BİLİMSEL HIRSIZLIK PAZARLARINA GETİRİLMEDİR!
Rezaletin  içeriği hakkında daha fazla söze gerek yok… her şey ortada. İsteyen daha fazlasını bazılarını aşağıda belirttiğim kaynaklardan öğrenebilir.

Son söz:
ÜNİVERSİTELERİNDE BİLİMSEL HIRSIZLIĞIN DOĞAL KARŞILANDIĞI BİR ÜLKENİN ELBETTE TÜM YAŞAM ALANLARI SOYULACAKTIR * ! 

Kaynaklar:
 
Her şey aleni   
http://www.tezprojemerkezi.com/, http://www.turkiyetezmerkezi.com/
http://www.aciltez.com/master-tezi-hazirlama.html
http://www.aciltez.com/doktora-tezi-hazirlama.html

Parayı Ver Tezini Yazdır 
http://www.avrupagazete.com/egitim/52549-parayi-ver-tezini-yazdir.html

TEZ elden mezuniye
http://www.venharhaber.com/haberler/turkiye-siyaseti/tez-elden-mezuniyet-h5940.html
 
5 milyon liralık sektör: TEZ 
http://www.ajanskamu.com/haber/5-milyon-liralik-sektor-tez_h58194.html
 
7 bin lira veren ‘doktor’ oluyor 
http://www.milliyet.com.tr/7-bin-lira-veren-doktor-oluyor/gundem/detay/1869665/default.htm?ref=OtherNews
 
10 bin liraya tez yazılır 
http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2014/03/11/10-bin-liraya-tez-yazilir

Tez Pazarı ise adeta...
http://www.furkanhaber.com/tez-pazari/
 
ELEŞTİREL BİR YAZI: Uygun fiyata tez yazılır
http://anchebout.wordpress.com/2012/02/06/uygun-fiyata-tez-yazilir/

15 Nisan 2014

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Prof. Hasan Yazıcı’yı haklı buldu

Prof. Hasan Yazıcı 2000 yılı Kasım ayında Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “Önce Doğramacı’yı Kınamak Lazım” başlıklı yazısında “örnekleri ülkemizde çok sık görülen aşırma (intihal) olaylarının üzerine gitmekte en etkili yolun, her şeyden evvel esas büyük aşırmaları olanların kamuoyundan özür dilemeleri olduğunu” söylemiş ve bu bağlamda eski YÖK başkanı Prof. İhsan Doğramacı’nın Prof. Benjamin Spock’tan yaptığı aşırmayı örnek göstermişti. Söz konusu aşırma ilk kez 1981 yılında ünlü gazeteci Uğur Mumcu tarafından, alaycı bir üslupla, Türk kamuoyuna açıklanmıştı. Aynı aşırmayı Prof. Hasan Yazıcı Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Bilim Ahlakı Komitesi başkanı olarak da resmi bir komite raporu ve çarpıcı örnekleriyle 1997 yılında TÜBA’ya bildirmiş ancak TÜBA konunun üzerine gitmemiş ve bu nedenle de Prof. Hasan Yazıcı ve komite arkadaşları TÜBA Bilim Ahlakı Komitesi’nden istifa etmişler, söz konusu komite dağılmıştı. 

Prof. İhsan Doğramacı 2000 yılında söz konusu gazete yayını nedeniyle Prof. Hasan Yazıcı aleyhine manevi tazminat davası açtı. Dava 2006 yılında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararıyla Prof. Hasan Yazıcı aleyhine sonlandı ve Prof. Yazıcı, Prof. İhsan Doğramacı’ya manevi tazminat ödedi. 

Prof. Yazıcı söz konusu yargı kararını 2007 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı. AİHM 15 Nisan 2014’te açıkladığı kararda ise Yargıtay’ın 2006 yılında Yazıcı aleyhine verdiği kararın yanlış olduğunu, söz konusu kararın ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu belirtti. Bu durumda Prof. Yazıcı’nın 2006 yılında Prof. Doğramacı’ya ödediği manevi tazminat bu kez Türkiye tarafından Prof. Yazıcı’ya, yasal faiziyle birlikte, geri ödenecek. 

AİHM’nin ifade özgürlüğü ve akademik ahlak açısından değerlendirmeye aldığı bu önemli kararda özellikle aşağıdaki noktalar belirtiliyor: 

1. İfade özgürlüğü demokratik düzenin ayrılmaz parçasıdır. 

2. Birey zaman zaman çevresine aykırı düşecek, şok edici açıklamalar da yapabilir. Böyle açıklamalar özellikle söz konusu açıklamaların hedefi toplumun önde gelen isimlerindense, toplum çıkarı açısından, daha büyük bir hoşgörüyle karşılanmalıdır. 

3. Prof. Yazıcı, Prof. Doğramacı’yı suçladığı konu hakkında kapsamlı bir rapor hazırlayan bilimsel komiteye başkanlık etmiş bir akademisyendir. O nedenle hem konuyu iyi bilmektedir hem de akademik özgürlük açısından böyle bir açıklama yapması hiç de haksız ve dayanaksız değildir.  

4. Öte yandan gerçeklerin açık olduğu durumlarda değer yargıları ikinci planda kalır. İfade özgürlüğünün temelinde ise gerçekleri dile getirmek yatar. Yargıtay Hukuk Genel Kararı yanlış bulduğumuz kararında Prof. Yazıcı’nın gerçeği söyleyip söylemediğine gerekli önemi vermemiştir. 

Hakkımda verilen AİHM kararının ülkemizde bundan böyle yapılabilecek aşırma girişimlerini değerlendirmekte çok önemli olacağı görüşündeyim.   

Prof. Hasan Yazıcı   

21 Şubat 2014

Murat Bardakçı - Bu uygulama intihali önlemez, sadece artırır (HABERTÜRK)

YÖK "intihal" yani "bilimsel hırsızlık" yönetmeliğinde değişiklik yapmış, intihalin bundan böyle "kamu görevinden çıkarma cezası" gerektiren bir suç olarak ele alınmasını öngörmüş ve kendisinde bulunan karar yetkisini de üniversitelere devretmiş.
Bir başkasının kitabının, makalesinin yahut çalışmasının tamamını veya bir bölümünü alıp üzerine isminizi koyarak kendi eseriniz, kendi buluşunuz gibi yayınladığınız takdirde, "intihal" yapmış olursunuz. Bu işi yapmakla adamın evinden eşyasını yahut cebinden parasını çalmak arasında hiçbir fark yoktur, düpedüz hırsızlıktır ama intihal bilimsel kişilikle yapıldığı için daha da büyük bir ahlâksızlıktır.
Akademik hırsızlık, üniversitelerimizde son senelerde almış başını gitmiş vaziyette... Hemen her vilâyette lise açar gibi en az bir üniversite ve bol bol da fakülte açıldığı için buralara gönderilecek kaliteli hoca sıkıntısı çekiliyor, yapılan yayınlar yahut yaptırılan tezler kontrol edilemiyor. Dolayısı ile akademisyen unvanlı zevâttan bazısının başkasının eserini babasının malı imişcesine alıp kullanmasının yani çalmasının önüne geçilemiyor; türlü türlü engellemeler, dost-ahbap ilişkileri veya siyasî baskılar yüzünden intihalle ilgili müeyyideler de uygulanamıyor ve neticede çalan çalana...
KURULLAR 'İLLALLAH' DEDİ!
İntihal, üniversitelerimizin artık rutin faaliyetlerinden biridir ve bu iş özellikle de fen bilimlerinde alıp başını gitmiştir. Akademik camiadaki intihaller 1980 sonrasında, özellikle de son on-on beş sene içerisinde zirveye ulaşmıştır ve eğitim tarihimizde bugün olduğu gibi üzerinde intihal gölgesinin bulunduğu bir başka dönem yoktur! YÖK hiç bitmeyen intihaller konusunda kendi bünyesi içerisinde tıp, fen bilimleri ve sosyal bilimler alanında üç ayrı "etik kurul" oluşturmuştu ve şikâyet dosyalarının bu kurullarda ele alınıp karara varılmasına çalışılıyordu... Ama intihal iddialarının ardı-arkası kesilmeyince kurullar iş yapamaz oldular. Üstelik ihbarlar sadece gerçek intihallerle sınırlı kalmıyor, bazı akademisyenler aralarında husumet olan meslekdaşlarının başını yemek için akla gelmesi bile zor metodlar keşfediyorlardı... Meselâ profesörün biri, bir başka profesörü kendine rakip mi görüyor? Üçüncü bir kişinin eserini alıyor, üzerine rakip gördüğü meslekdaşının ismini koyup yayınlatıyor ve sonra "Bu herif intihal yaptı!" diye YÖK'e şikâyet ediyordu. Hiçbirşeyden haberdar olmayan diğer hoca kendini temize çıkartmaya çabalıyordu.
HIRSIZA GÜN DOĞDU!
YÖK, etik komisyonlara gelen hırsızlık dosyalarının sayısının artması, komisyonlardan çeşitli baskılar yüzünden tartışılır kararlar çıkması, idarî mahkemelerin intihalciye verilen cezaların çoğunu bozması ve hukukî noksanların doğması üzerine, intihali geçtiğimiz günlerde "kamu görevinden çıkarma cezası gerektiren bir suç" haline getirdi ve kararı üniversitelere bıraktı. Etik kurullar artık sadece doçentlik tezlerindeki intihal suçlamalarını inceleyip karara bağlayacak, geri kalan bütün akademik hırsızlık iddialarını bundan böyle üniversiteler değerlendirecek. Senelerden bu yana çok sayıda intihali gündeme getiren birkaç gazeteciden biri bendenizim ama yaptıkları çalıntıları belgeleri ile yayınladığım akademik unvanlı hırsızların hiçbiri maalesef üniversiteden kapıdışarı edilmedi... Bir komisyonun hükmü başka bir komisyon tarafından bozuldu, mahkemeler kararları iptal ettiler, yahut araya birileri girip dosyaları ortadan kaldırdılar ve meydan intihalcilere kaldı! İntihal meselesi, YÖK'ün bu yeni uygulaması ile artık tam bir kumar halini almıştır! Akademik hırsızlık konusunda kararın üniversitelere bırakılmasıyla işin içine eş-dost bağlantıları ve siyasî baskılar girecek, neticede göstermelik bir-iki örnek dışında pek bir iş yapılamayacak ve hırsızlar ortada eskisinden daha fazla cirit atacaklardır!

5 Şubat 2014

AYŞE ÇAVDAR - Zeynep Şarlak ile söyleşi: "Bir hayatta kalma stratejisi olarak yolsuzluk" (SabitFikir)



Bir dönem intihal.com diye bir site açmak istedim. Sonra bir arkadaşıma danıştım, bu işleri iyi bilen bir adam. Dedi ki, "Canını yakarlar, mahvederler seni. Başın belaya girer.

Zeynep Şarlak, uzun yıllar boyunca Türkiye’de yolsuzluğun hangi ilişki biçimlerinde ortaya çıktığı ve nasıl algılandığı konusunda yapılan araştırma projelerinde yer aldı. Yolsuzluk araştırması konusunda engin bir alan bilgisine sahip oldu. Yazdığı yazılarda, katıldığı uluslararası toplantılarda Türkiye’de büyük bir problem olan yolsuzluğun neden öncelikli bir siyasi gündeme dönüşemediğini sorguladı. İntihal, hırsızlık derken araya yolsuzluğu da katıp memleketin bu konulardaki etik kodlarını tartıştık birlikte. Hayli enteresan bir manzara çıktı ortaya…
Yolsuzluğu, kurumsal düzeyde yapılan hırsızlık diye tanımlamak mümkün mü?
Hırsızlık ve yolsuzluk kavramları arasında doğrudan bir ilişki var ama çok önemli ayrımlar da var. Hırsızlık dediğin zaman benim aklıma ilk baklava çalan çocuklar geliyor. Bu yüzden klasik bir yolsuzluk tanımı yaparak başlayalım: Sana tevdi edilen gücü kişisel çıkarın için kullanmak yolsuzluktur. Tanımı genişletmek istersen taşeron işçilere yapılan haksızlıklar da bir tür yolsuzluk. Sonuçta müthiş kâr ediliyor vs. Yolsuzluk tanımının neden böyle olduğu tartışılabilir. Ama hukuki çerçevenin sınırlanmasına ihtiyaç olduğu için tanımı da daraltmak lazım. Bunun ötesinde kurumsal güç kullanılarak yapılan her türlü hırsızlığa yolsuzluk diyebiliriz elbette. Çünkü bu durumda kurumsal gücün kişisel çıkar amacıyla kullanılması söz konusu. Ama genel anlamda yolsuzluk ve hırsızlık bir arada düşünüldüğünde bana sanki yolsuzluk daha günah gibi geliyor.
Bir toplumun ortaklaşa ürettiği kurumlarda yolsuzlukların artması, o toplum hakkında ne söyler?
Kurumların toplumlar tarafından inşa edildiğini düşünmüyorum. Eğer beraber inşa etseydik ortak bir fayda üzerine inşa ederdik. İnsanlar bir şeyi beraber yapınca “kurallara uyalım, çünkü hepimiz için iyi” diye düşünür. Ama beraber inşa edilmemiş bir kurumsal yapı var Türkiye’de.
O yüzden mi bu kadar çok yolsuzluk var?
Kuralları ve kaideleri toplum tarafından belirlenmemiş, tepeden inmeci bir yapı giydiriliyor toplumun üzerine. İyi de kontrol edilmiyor zaten. Kontrol edilmemesi bir şekilde yapının işlevselliğini sağlıyor. Bilinçli olarak bırakılan boşluklar var. Mesela vergi meselesi. Devletin vergi kaçaklarına göz yumması söz konusu Cumhuriyet’in başından beri. Çünkü sermaye birikimi sağlaması gerekiyor. Bunun için de vergi meselesine fazla abanmıyor. Ama gördük ki zamanı geldiğinde de canını sıkan bir işadamının üzerine vergi memurlarını salıp hayatını zehir ediyor.
Kurallı kuralsızlık geniş bir hareket alanı sağlıyor yani.
Çok büyük hareket alanı sağlıyor. Bu yüzden yolsuzluğu sistem sorunu olarak görüyorum. Siyaset yolsuzluğun ortadan kaldırılmasından sorumlu ama yolsuzluğun üretilmesinden sorumlu değil. Sokaktaki adam da yolsuzluğa açık. Çünkü güvensiz. “İlk benim işim görülsün” diyor. Çünkü karşısındakine güveni ve saygısı yok.
Bir de kendisine sıra geleceğinden emin değil aslında.
Sistemin çalışmadığını biliyor ve sistemi çalıştırmanın bir yolunu buluyor. Ama kendi işini bu şekilde görmek, başkalarına saygısızlık. Trafiği ele alalım. Boş buldum mu, sağdan fırlayıp geçiyorum. Adam kızıyor. Haklı, ben de kızıyorum bana yapıldığında. Ama başka türlü bu kadar hızlı gidemeyeceğimi biliyorum. Türkiye’de verilen sus paylarını düşün. Fakirsen sus payı alıyorsun. Sistem susman için ihtiyacının bir kısmını karşılıyor. İş dünyasının siyasetle ilişkisinde de sorun var. Devlet elinde şunu sürekli tutuyor: “İstediğim zaman istediğim kişinin mülkünü istimlak da ederim, vergisini de denetlerim, geriye dönük karar da alırım.” Böyle bir şey olamaz ki. Mülkiyet hakları ne olacak? Geriye dönük karar alamazsın. Kazanılmış hak haktır. Hangi toplumsal kesime bakarsak bakalım, ister sınıfsal, ister işveren, oy veren vs. gibi kategoriler üzerinden bakalım sistemde çok önemli sorunlar olduğunu görüyoruz. Bu sorunları yolsuzluk karşıtı klasik önlemlerle çözmek mümkün değil.
Çözüme geçmeden ilgisizmiş gibi görünen bir sorum daha var. Yenilerde intihal nedeniyle cezalandırılan bir akademisyenin açtığı dava sonucu intihalin suç olmadığı ortaya çıktı Türkiye’de. Şimdi artık üniversite hakkında ne düşünmeli?
Bu durum ortada üniversite diye bir şey olmadığını ortaya koyuyor. Üniversite kelimesinin etimolojisinden başlayarak o kurumlara baktığınız zaman, o kurumların üniversite olmadığını görüyorsunuz. Türkiye’de sahici üniversitelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. 10 değil mesela. Bu üniversitelerin üniversite olması, kendi içlerinde belirli kültürel kodlarının olmasından kaynaklanıyor. Kendi kodları olan üniversite gerektiğinde devlet baskısına da direnebiliyor. İntihal vakası görülmüyor. Çünkü o üniversite bünyesine intihal yapabilecek kimse gelemiyor, gelmiyor. Almıyor üniversite böylesini. İntihal her şeyden önce kendini kandırmak demek. İşini doğru düzgün yapan insanlara büyük bir saygısızlık, terbiyesizlik. 12 Eylül’den başla, bunun öncesinde çok büyük üniversiteler, çok baba kadrolar yok oldu. Çok önemli akademisyenler ve iyi bir akademik anlayış vardı bu ülkede. Azdı sayıları, ama önemlilerdi. Beğenelim, beğenmeyelim. Şimdi durum vahim. Çünkü bu kadrolar tamamen yok edildi. 12 Eylül’den sonra “üniversitelere kendimizden profesör sokalım” diye başladılar çürütmeye. Solcu kadroları attıktan sonra ele geçirmeleri gereken bir alan olarak görmüşlerdi çünkü. Beş dakikada profesör yaptılar bir sürü insanı. Oradan, buradan çalıp çırpan bir nesil akademisyen çıktı ortaya. Onlar da başka akademisyenler yetiştirdiler.
Hırsızlık gibi başlayan şey, kurumsal kabullenişle büyük bir yolsuzluğa dönüşmüş oldu.
Aynen öyle. Çünkü YÖK’ün içine de amcanın oğlu, çok yakın arkadaşın, Mason locasından biraderin içeri girmiş. Oligarşik bir yapı var neredeyse. Şu an için söylemiyorum, şu an işler biraz daha karışık. İntihal yaptığını bildiğim adamı koyar mısın oraya? Koyuyorsun senden biri olsun diye. Böyle olunca intihal mevzuu ayıp olmasın diye yönetmeliğe konmuş, ama yasada yok. Bir dönem intihal.com diye bir site açmak istedim. Sonra bir arkadaşıma danıştım, bu işleri iyi bilen bir adam. Dedi ki, “Canını  yakarlar, mahvederler seni. Başın belaya girer.”
O kadar kural haline gelmiş yani…
Tamamen öyle. Vazgeçtim ben de tabii…
Nasıl mücadele edilir yolsuzlukla?
Yolsuzluk bazıları için hayatta kalma stratejisi. Özelleştirmede ihaleleri her koşulda Türk firmalara verme eğiliminde bile görebilirsin bunu. Memleket içinde bir hayatta kalma stratejisi, rekabet edemiyor başkasıyla. Yolsuzlukla, yolsuzlukla mücadele reçeteleriyle uğraşılabileceğini zannetmiyorum. Washington Konsensüsü’nün bir reçetesi var, Dünya Bankası, IMF gibi kurumlar her yerde bu reçeteyi çıkarıp masaya koyuyor. Başı ağrıyana da veriyor, beli ağrıyana da. İyi yönetişim reçetedeki ilaçlardan biri. Ama iyi yönetişim çok büyük revizyon gerektirir devletin zihin yapısında. Bu yüzden reçete işe yaramıyor. Bana sorarsan, Türkiye’de siyasi partiler kanunu değişmedikçe yolsuzluğun azalması mümkün değil. Çünkü siyasete girmenin maliyeti çok yüksek. Bu maliyetle girdiğin zaman amortismanı dert ediyorsun doğal olarak. 4-5 sene sonra seçilmeyeceksin. Çünkü bizde meclis üyelerinin değişme oranı yüzde 50-60 civarında. Dolayısıyla ikinci dönem garanti değil. 4-5 sene içinde koyduğun kadar parayı ve bir miktar fazlasını kazanman lazım. Meclis’in yapısına bakalım. İşçi milletvekili var mı? Yok. Olamaz da zaten. İşadamları var, işadamlarının adamları var, aşiret reisleri var, aile-eşraf falan var. Bunların biatı kime, seçmene mi başbakana mı? Elbette başbakana. Seçmen kim ki, oy verme makinesi.
Siyasi parti yasalarının değişmesi için de bir toplumsal baskı olması lazım değil mi? Siyasi partiler bu kadar balını, kaymağını yedikleri bir şeyi niye değiştirsinler ki?
Toplumdan hiçbir konuda bir baskı gelmiyor. O kadar büyük bir güvensizlik var ki insanlarda. Herkes birbirine kapanmış durumda. Kimse kimseye güvenmiyor. Böyle olunca bir türlü vatandaş olamıyoruz. Bizde vatandaş olamama sorunu var. Gezi olaylarında gördük, belirli bir kentli nüfus var artık, oluşmaya başladı. Özgüvenli ve ne istediği konusunda daha gelişkin bir fikre sahip. Böyle bir nesil şimdi şimdi gelecek. Ama bu kentli nüfusa da siyasette yer yok…
İşin kötü yanı bu kentli nüfusun beslendiği kent de yok artık.
O da doğru, kent artık tuhaf bir şeye dönüşüyor. Öte yandan maalesef bizde değişimler hep dışardan. AB istiyor diye değiştiriyoruz. Biraz tutturuyoruz, sonra bir bakıyoruz hepsi geriye düşüyor, çünkü işlemiyor. Kimi zaman da işliyor ama işletenlerin işine gelmiyor.
Şöyle bir sarmal mı var? Kurumlara olan güvensizlik yolsuzluğu, yolsuzluk da kurumlara olan güvensizliği besliyor.
Kurumlara olan güvensizliğin yolsuzluğu beslediği muhakkak. Çünkü kurumlara güvenmeyen vatandaş yolsuz bir yol buluyor. Ama bu sadece vatandaşın sorunu değil. Şunu da unutmamak lazım. Yolsuzluğu azaltabilirsiniz. Siyasetin orada müthiş bir gücü var. Yapmıyorsa da siyaset yapmıyor. Tabandan baskı gelsin ya da gelmesin. AB’yi kim kurdu? Üç-beş akil adam. Halkın böyle bir talebi yoktu ki… Daha yeni boğazlamıştı Avrupa’da herkes birbirini. Burada siyasetin inisiyatif alması lazım. İlkesel bir vizyon geliştirmesi gerekiyor.
Yolsuzlukla mücadele yasalar eliyle yapılabilir mi?
Hem evet, hem hayır. Hangi yasalardan başlayacağımız önemli. Yolsuzluk karşıtı yeni yasalar yapmaktansa, sistemde yolsuzluğa yol açan yasalar değişitirilirse belki olur. Yolsuzluğun tohumlarını kamuda aramaktan ziyade, gündelik hayatta da aramak lazım. Doktora gidiyorsun görüyor, bademciklerin şişmiş. Ama senden 4-5 tane test istiyor. Çünkü sistem, senin cebinden aldığı paradan komisyon alması üzerine kurulmuş. Bu da bir yolsuzluk ama bunu yolsuzluk olarak ifade edemiyorsun. Dolayısıyla bu türden süreçleri yeniden düzenleyerek yolsuzluğun bertaraf edilmesi gerekir. Klasik yolsuzluk karşıtı reçeteler bu noktaları görmezden gelme riskine sahip. Yolsuzluğun hangi ilişki biçimlerinde ortaya çıktığını tespit etmek önemli.
Bal tutan, parmağını yalar atasözünü bir tür vizyon olarak görmek mümkün mü? Ama nihilist bir vizyon…
Mesele şu: Toplum yolsuzluğu birincil bir sorun olarak görmüyor. 2007 seçimlerinden önce CHP’nin binlerce basıp dağıttığı bir yolsuzluk kitapçığı vardı. Ciddi iddialar söz konusuydu, deliller ortada. Yolsuzluk olduğu söylenen illerdeki AKP oyları arttı. Bunun sebebi şu olabilir: AKP yolsuzluk yapıyor ya da yapmıyor, önemli değil. CHP’den o kadar nefret ediyor ki seçmen. KONDA’nın bir anketi vardı. Hiçbir koşul altında CHP’ye oy vermeyecek AKP’li seçmen oranı yüzde 60. Bu çok büyük bir rakam. CHP, AKP temelinde görmüyorum bu işi, ama öyle bir öfke ve algılama sorunu var ki… Ve bu sorun karşılıklı tabii. Bir de şu var: Sadece sağ partiler değil, bütün siyasi partiler yerelde ekonomik rant söz konusu olduğu zaman aynı elleri havaya kaldırıyor. Meclis’te tekmeler havada uçuşuyor, ama yerel uygulamada inanılmaz derecede uyumlular. Bakan düzeyinde yaptığım röportajlardan da çıkan bilgiler böyle. Bu nefret ve güvensizlik, benden olan olsun, kol kırılır yen içinde kalır bakışı, yolsuzluktan fayda umuş besliyor yolsuzluğu… Hakikaten çok güvensiz bir toplum. Vatandaş olamıyoruz o yüzden. Biraz da manik depresif bir halet-i ruhiye söz konusu tabii.
Ergenliği aşamayan bir ihtiyar gibi toplum…
Çok güzel, ergenliği aşamıyor. Şu örneği veriyorum hep: Duygusal bir şarkı çalıyor bir düğünde ağlıyoruz, hoşumuza gidiyor. Hemen ardından oyun havasıyla dans etmeye başlıyoruz. Kafamız karışık. Bir türlü aşırı duygusallıktan kurtulamıyoruz. İlkeler çerçevesinde düşünemiyoruz. Bu çerçevede düşünmenin daha keyifli olacağını göremiyoruz. Kendi araştırmamda yolsuzluktan ne kadar hoşnutsuz olduğumuza da baktım. O kadar da hoşnutsuz olmadığımızı gördüm. Mesela bir doktora hediye alıyorsun. Yapması gereken şeyi yapıyor, ama hediye alıyorum ona. Hz. Muhammed’e referans verildi bununla ilgili. “Hediye alıp veriniz,” demiş peygamber. Polislerle konuşurken verildi bu referans. Çorba parası mesela. “Polis bana bakıyor, beni koruyor, ona bedava çorba vereyim.” Almanya’da bunun için tutuklanırsın. Polis polislikten men edilir. Ufak yolsuzlukları yolsuzluk gibi görmüyoruz bile. Öte yandan bunlar bir şekilde çözülüyor sanki. Asıl sorun büyük yolsuzluklar. Siyasi yolsuzluklar çok büyük boyutta. Ülkenin kaynaklarının müthiş eritiyor yolsuzluklar.

31 Ocak 2014

Rusya'da intihal ile mücadele adımı: TEZ ARŞİVLERİ AÇILIYOR (TürkRus)

Rusya’da Eğitim ve Bilim Bakanlığı, bilimsel çalışmalarda yapılan intihallere karşı yeni mücadele başlatıyor. Bakanlık, intihalleri tespit etmek için tez arşivlerini mercek altına almayı kararlaştırdı.>>>

30 Ocak 2014

Y. Doç. Dr. Kaan Öztürk - YÖK disiplin yönetmeliği değişti – her şey aynı

YÖK’ün disiplin yönetmeliği değiştirilmiş. Normalde böyle şeyler dikkatimden kaçar, ama “basına demeç verenler kamu görevinden atılacak” mealinde tweetler görünce merak edip baktım. İtiraf edeyim, ben de önce aynı tweetlerden attım, ama bakınca öyle birşey olmadığını gördüm.
Dün Resmi Gazete’de yayınlanan değişikliklere bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Eski yönetmelik de YÖK’ün web sayfasında mevcut (ama yakında yeni düzenlemeyle değişecektir). Bu ikisini karşılaştırdığımda, “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek” diye ifade edilen suçun(!) cezasının eski yönetmelikte kademe ilerlemesinin durdurulması iken, yeni yönetmelikte “sadece” kınama olduğunu gördüm.
Yani, Polyannacılık yapmak istiyorsak yeni bir yasak konmadığını, cezanın hafifletildiğini söyleyebiliriz. Öte yandan, benim gibi hiç bir şeyden memnun olmayan bir huysuz iseniz, üniversite hayatını düzenleyen bir kanunda bir akademisyenin ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir maddenin bulunmasından bile rahatsız olabilirsiniz. Her halükarda ortadaki gerçek, bu eylemin kamu görevinden çıkarmakla cezalandırılmadığı.
Aynı şekilde, “kamu görevinden çıkarma” cezası verilen durumların listesi de, iki değişiklik hariç, önceki yönetmelikle aynı.
En önemli değişiklik, intihal suçunun kamu görevinden çıkarmayla cezalandırılması. Bir süre önceki bir olaya yönelik bir düzenleme olduğunu sanıyorum. İntihal yaptığı için, eski YÖK yönetmeliğine uygun olarak öğretim üyeliğinden çıkarılma cezası verilen birisi idari dava açtı. Danıştay, böyle bir ceza tanımlı olmadığı için kararı bozdu (karar metni burada).
İstanbul Üniversitesi’nin konuyla ilgili iç yazışması geçen Aralık ayının başında internete sızınca, böyle şeyleri önemseyen küçük bir kesim içinde bu karar, biraz da sansasyonel bir biçimde, “intihal serbest bırakıldı” şeklinde sunuldu, ama asıl mesele yasaların özensiz hazırlanmasından doğan bir boşluk bulunmasıydı. Danıştay, intihali disiplin suçu olmaktan çıkarmamıştı. Yönetmelikteki yeni düzenleme bu boşluğu doldurmaya yönelik gibi görünüyor.
Ancak, yönetmeliğin çoğunlukla eski halinde kalması, her şey yolunda demek olmuyor. Kamu görevinden çıkarma cezası öngörülen eylemlere bakalım. Meselâ:
a- İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak; boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak
Hükümetin işine gelmeyen her şeye “ideolojik, siyasi” yaftasını yapıştırdığını biliyoruz. Bu maddeyle, herhangi bir şekilde muhalif bir ses çıkaran birisi işinden atılabilir.
Başbakan başörtüsü için “velev ki ideolojik, ne olmuş yani” demişti, ama başka ideolojik konularda bu kadar rahat ve geniş değil ne yazık ki.
Diyelim aşırı çalıştırılan ve sömürülen bir asistansınız, sesinizi duyurmak için kampüsünüzde protesto düzenlediniz. Öğrencisiniz, siyasi bir eylem yaptınız. Hocasınız, bu eylemleri desteklediniz, belki kapınıza bir poster astınız. Huzuru bozdunuz işte, güle güle.
Veya şu: “b- Yasaklanmış her türlü yayını veya siyasi veya ideolojik amaçlı bildiri, afiş, pankart, bant ve benzerlerini basmak, çoğaltmak, dağıtmak veya bunları iş yerine veya iş yerindeki eşya üzerine yazmak, resmetmek ve asmak, teşhir etmek veya sözlü ideolojik propaganda yapmak
Mesela benim ofis duvarımda Gezi direnişi yadigarı, TKP’nin “Boyun Eğme” afişi asılı. Bu yasaktı, değildi, tartışmak boş. Birileri emreder, mahkeme tak diye yasak ilan eder.
Diyelim ağzınızın ayarı kaçtı “bu neoliberal hükümet ülkeyi mahvetti” diye lafa başladınız, hop, ideolojik sözlü propaganda. Sayın muhbir arkadaşınız amirinize yetiştirdiği anda iş bitti.
Yönetmelikteki “amir”, “maiyet” lafları da birer diken gibi batıyor bana. Akademisyen emir mi alır da amiri olsun, emir mi verir de maiyeti olsun? Memur yasasından aktarılan “disiplin” yönetmeliği ve emir-komuta zihniyeti akademik düşünceye taban tabana zıt.
Amaan, sen de çok deşiyorsun, intihale ağır ceza vermişler işte, bu da bir gelişmedir” diyebilirsiniz. Ama intihal eskiden de disiplin suçuydu, kaç kişi intihalden soruşturuldu? Cin karnında nokta. Profesör Kayhan Kantarlı bu düzenlemenin intihali azaltmayacağını yazıyor, çünkü intihal düzenli olarak örtbas ediliyor, soruşturmalar engelleniyor.
Darbe döneminde, emir-komuta anlayışıyla hazırlanmış bir yönetmeliğe “sivil” hükümet tarafından neredeyse hiç dokunulmamış olması, intihale verilen cezanın artmasından duyduğum mutluluğu gölgeliyor.
Ha, unutmadan, yönetmelikte bir değişiklik daha var.
Eski yönetmelikte kamu görevinden çıkarma gerektiren fiillerden birinci madde “Cumhuriyetin niteliklerinden herhangi birini değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik eylem yapmak; ideolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak…” diye başlarken, yeni yönetmelikte bu yok. Yukarıda verdiğim gibi, “İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak…” diye başlıyor.
Cumhuriyetin her şeyine bayılmak zorunda değiliz. Her vatandaş elbette cumhuriyetin beğenmediği niteliklerini değiştirmek isteyebilir, bunun için eylem de yapabilir. Ama bütün diğer kısıtlamalar, “ideolojik”ler “siyasi”ler “yasak yayın”lar filan yerinde dururken bir tek bunu kaldırmak, nasıl demeli, biraz “manidar”!

Prof. Dr. Kayhan Kantarlı - YÖK'TEN ÜNİVERSİTELERDE İNTİHALİ YOK EDECEK (?) KARAR

İNTİHAL’İN  CEZASI BUNDAN BÖYLE “KAMU GÖREVİNDEN ÇIKARILMAK!” 

YÖK, Öğretim Elemanları Disiplin Yönetmeliği’nin (ÖEDY) 22 maddesinde değişlik yaptı ve intihali de "kamu görevinden çıkarma cezası" kapsamına soktu. Yapılan değişiklikler 29 Ocak 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.  

Bilindiği gibi bu değişikliklerden önce intihal suçunun ÖEDY’deki yaptırımı “üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası” idi. Ancak Danıştay’ın 20 Eylül 2012 tarihli kararıyla bu ceza “2547 sayılı YÖK Yasası ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nda Yasası’nda bu cezaya ilişkin bir düzenleme bulunmadığı” gerekçesiyle hukuka aykırı bulunmuştu. Danıştay’ın bu kararından sonra YÖK yeni bir düzenleme yapmayınca intihal suçu yaptırımsız kalmıştı  (bu konuda geniş bilgi

İntihal’in yaptırımsız kalması ve YÖKün 15 aydır hiçbir önlem almaması öğretim üyeleri tarafından tepkiyle karşılanmış ve başta Bilim Akademisi olmak üzere çok sayıda öğretim üyesi derneği kamuyouna yaptıkları açıklamalarda YÖK’ü, “Danıştay’ın söz konusu kararı ile doğan boşluğu doldurmak üzere gerekli yasal düzenlemeyi acilen yapmaya” çağırmışlardı. 

Beklenen yasal düzenleme 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın Disiplin Suçları bölümüne üniversitelere özgü olarak intihal suçunu ve bu suçun yaptırımını tanımlayan bir fıkra eklenmesiydi. 

Ancak YÖK daha radikal bir karar alarak Danıştay kararı nedeniyle uygulanamaz hale gelen “üniversite öğretim mesleğinden çıkarma” cezasını yürürlükten kaldırdı ve intihal suçunu “kamu görevinden çıkarma cezası” kapsamına soktu. 

Bu duruma göre üniversitelerde araştırma ve yayınlarında intihal yaptığı kanıtlanan öğretim elemanları bundan böyle üniversiteden atıldıkları gibi başka hiç bir kamu kurumunda da görev yapamayacaklar.  

BU YAPTIRIM BİLİM HIRSIZLIĞINI BİTİR Mİ? 

İster üniversite öğretim mesleğinden, ister kamu görevinden çıkarma cezası olsun bilimsel hırsızlık suçu için böylesi ağır yaptırımların ardında yatan amaç "caydırıcılık"tır. 

Ancak bir cezanın caydırıcılığı her şeyden önce “örtbas etme” yi dışlayan, yandaşlık kaygılarından arınmış, tarafsız bir soruşturma yapılıp yapılmamasına bağlıdır. Açıkçası ceza var ama, hırsızlık örtbas edilip uygulanmıyorsa caydırıcılık yoktur. Sonuçta bilimsel hırsızlık azalacağına daha da artar. Tıpkı bu güne kadar olduğu gibi. 


Sözün özü; 


Sırtını dekan, rektör, YÖK üyesi ya da YÖK başkanı gibi bir makam sahibine dayamışsan aşır aşırabildiğin ve çık akademik kariyerin basamaklarını hızla profesörlüğe, yetmedi dekanlığa, rektörlüğe ve hatta bakanlığa kadar... 

  
Not: 
Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle “yönetim görevinden ayırma” ve “görevinden çekimiş sayma” cezaları da Danıtaştay’ın bu cezaları da aynı gerekçeye dayanarak aldığı “hukuka aykırılık” kararları nedeniyle yürürlükten kaldırıldı ve ayrıca bir çok maddede de değişiklikler yapıldı. 

Bu maddelerle ilgili olarak, örneğin bakınız>>>

29 Ocak 2014

YÖK Disiplin Yönetmeliğini Değiştirdi (BİANET)

YÖK Başkanlığı, Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nin 22 maddesinde değişlik yaptı. İntihal "kamu görevinden çıkarma cezası" kapsamına girdi. 
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığı'nın Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nde yaptığı değişiklikler bugün Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmelikte iki madde yürürlükten kaldırılırken 20 maddede değişiklik yapıldı.
Üniversite öğretim mesleğinden çıkarılma, yönetim görevinden ayrılma ve görevinden çekilmiş sayılmaya dair maddeler kaldırıldı. Üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası kapsamındaki “intihal” kamu görevinden çıkarılma kapsamına alındı.
Bilimsel açıklamalar dışında basına resmi konularda bilgi verenlere yönelik kademe ilerlemesinin durdurulması cezası kınama cezasına düşürüldü. Kademe ilerlemesi cezasının durdurulmasına ilişkin maddede öğrencilerin eğitim-öğretim alanından çıkarılmasına ilişkin bent genişletildi.
YÖK 7 Kasım 2013’te Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde öğrencileri kısıtlayıcı değişiklikler yapmıştı.
Yönetmelik değişikliğinden satır başları şu şekilde: >>>


* Resmi gazetede yayınlanan yönetmelik değişikliğini görmek için tıklayın.

26 Ocak 2014

Pelin Batu - Tan yeri ağarınca (Milliyet)

Hırsızlık bir hayat felsefesidir. Bazen insanlar zorluk ve yokluktan çalar. Cezası büyüktür. Yıllar önce Antep’te baklava çalıp 9 yıl hapis cezasına çarptırılan çocuklar gibi, iki yıl evvel İstanbul’da “açtım, param da yoktu” diye poğaça çalan çocuğun 12.5 yıla kadar hapsinin istenmesi gibi.
İkinci tür hırsızlık, arsızlık ve acziyetten gelir.
Büyük çalınca hırsız olmazsın, akıllı olursun.
Midas’ın topraklarındayız, normaldir; doyumsuzluk mitolojimize işlemiş.
Krallar ve kralcılar vahşi kapitalizmin dizginlerini ellerine alınca onları kimse durduramaz. Çalmayana enayi gözüyle bakarlar.
Hırsızlığı hayatımızın her evresinde görüyoruz.
Mesela üniversitelerimiz bir intihal cennetidir.
YÖK sağ olsun bunu resmen galat-ı meşru hale getirmiştir.
Kağıt üzerinde bir yasamız var ama Devlet Memurları Yasasıyla çeliştiği için işlemiyor. Kanunu değiştirmek için çaba sarf eden yok, işlerine gelmiyor.
Zaten bir ÖSYM başkanımız intihalle suçlanmamış mıydı? Koskoca profesör doktor, Peter Latzke adlı şahsın makalelerinin üzerine kendi ismini yazıp 9 bölüm süren bir yazı dizisi “yazmamış” mıydı? 

Medya da aynı müzik de
Üniversite Konseyleri Derneğini bir Milli Eğitim bakanının kitaplarında intihal yapıldığını sayfa sayfa rapor ettiğinde sonuç ne olmuştu? Sıfır.
Ak Partinin “ustalık dönemi” Eğitim bakanı, “İntihal suçlamasının arkasında Ergenekon var” demişti, dosya kapanmıştı.
Normal bir ülkede bu şahısların okuldan atılması ve titrlerinden olması gerekirken, bizde tanıdıklar sayesinde paça kurtarılıyor, komplo teorileriyle üste çıkılıyor.
Medyada durum farklı değil. Bu kadar yıldır sayısız dergide fotoğraf çektirmiş bir insan olarak şunu söyleyeyim, neredeyse hepsi çakma karelerden ibarettir.
Şunu yapar çoğu fotoğrafçı ve editör: ecnebi dergilerini getirip “böyle bir çekim” yapmak istiyoruz deyip kare kare aynı fotoğrafları çekerler. Bu klipler için de geçerli; çoğu popçumuzun klipi copy-paste’tir. En meşhur müzisyenlerimizin şarkıları yabancı meslektaşlarından nota nota alınmıştır. Film ve dizileri adapte ederlerken bile kolaya ve ucuza kaçarlar. Ünlü romancılarımıza gelince, onlar da bu suçlamalardan muaf değildir. Zaten kopya ya da değil, bir süre sonra fark etmez. Post-postmodern bir zeminde meta-kurgusal açıdan bakacak olursak, yeni bir şey yapmış olurlar: kopyanın kopyanın kopyası yenidir!
 
Evlat reddedilemez
Her şeyin çok ama çok büyük götürüldüğü işbu günlerde diğer hırsızlıklar ne masum kalıyor, değil mi? Her şey o kadar aleni ki, acıtıyor.
Yargı keyfi, polis müttefik olunca hırsız elbette büyük bir özgüvenle çalıp çırpar.
Hep altyapı sorunumuz olduğu söylenir-haksızlık etmeyelim.
Bizim ülkede hırsızlığın meşrulaştırılması için mükemmel bir altyapı hazırlanmıştır: ihale yasası bin bir defa değiştirilmiş, intihal yasaları ihlal edilmiştir. Oğullar, bacanaklar, eltiler korunsun diye hukuka taklalar attırılmış, her karşıt kul darbeci ilan edilmiştir.
Kanunumuza göre “evlat reddetmek” de imkansızdır, bunu da not edelim.
Amerikalı iktisatçı Richard Florida küreselleşen dünya için yaratıcı/yenilikçi ekonomi önerirken üç T kuralından bahseder: talent (yetenek), teknoloji ve toleranstan. 3T formülü önemlidir zira büyük balığın küçük balığı yediği, her yerin aynılaştığı bir dünyada tek çıkış yolu, yeni bir şeyler üretmek, yeni fikirlerle ayrışmaktır. Ama bunun için yetenek gerek: biz çocuklarımıza kopyayı kendi ellerimizle veriyoruz. Bunun için teknoloji üretmek gerek, biz maruldan çiroza, abajurdan ampule dışarıya bağımlıyız. Toleransa gelince, dünyada üstümüze yok!
Gençler koyun, memurlar iş-bilir, siyasetçi kurnaz olunca inovasyon yapıyoruz yapmasına: duble yollar inşa etmişiz, demir kasalara, ayakkabı kutularına. Bu yenilikçilik değilse nedir?

4 Ocak 2014

İlker Birbil - Tu kaka intihal (RADİKAL)

Akademide intihali aklınıza bile getiremezsiniz. Yani getirirsiniz ama bir kere yaptınız mı ne akademisyenliğiniz kalır, ne de bilim insanlığınız...

Yap boz memleketinde yaşamasak, pekâlâ bir şeyler becerecek insanlarız aslında. Binbir güçlükle bir yanlışlığı düzeltiriz; fakat daha ne olduğunu anlamadan aynı yanlışın geri geldiğini, hatta eskisinden de beter olduğunu görürüz. 


Bugünkü yazının payına düşen de aynı minvalde bir olay: Danıştay’ın intihal kararı ve ardından olanlar.


İntihal, bildiğiniz aşırma. En hafif hali, başka birinin çalışmasından aldığınız bir bölümü kaynak göstermeden kullanmak. En ağır hali, diğer insanların fikirlerini araklayıp kendi fikriniz gibi yutturmaya çalışmak. Yapana ise kabaca ‘çok okumuş hırsız’ diyebiliriz. 


Akademide tonla yanlış yapabilirsiniz ama intihali aklınıza bile getiremezsiniz. Yani getirirsiniz ama o işi bir kere yaptınız mı ne akademisyenliğiniz kalır, ne de bilim insanlığınız. Bu, bana öğretilen, benim de öğrencilerime öğrettiğim tanım. Daha doğrusu tanımdı.


Küçül de cebime gir
YÖK yasasına dayanan disiplin yönetmeliğine göre intihal suçunun karşılığında verilecek ceza belli: Üniversite öğretim üyeliğinden men. Haliyle kimse intihal hafife alınıyor diyemez. Gel gör ki artık bu ceza uygulanamıyor. Çünkü Devlet Memurları Yasası ile çelişiyor. Danıştay İdari Dava Daireleri geçen senenin eylül ayında bu çelişkiyi göstererek hukuka aykırılığı tespit etmiş. Eder. Danıştay’ın işi bu. Bu kararla ilgili iki yorum öne çıkıyor. Birincisi galeyana getiriyor: “Danıştay intihali önemsemedi!” İkincisi aklıselime çağırıyor: “Mevzuat hatasına işaret edildi. Kanun düzeltilmeli.”


Eh o zaman bastırması için top YÖK’te diye düşünüyor insan. Fakat YÖK’ten ses yok. Aslında var da duymak istediklerimiz mi emin değilim. İlk önce üniversitelere bir genelge gönderiliyor. Kısaca yargı kararları doğrultusunda işlem yapılması isteniyor. Yani yavuz hırsız ev sahibini bastırsın deniyor. Bir de YÖK yönetiminin görüşleri var tabii. Varsa intihal yapan, kulağı çekilebilir ya da parası kesilebilir demeye getiriyorlar. Hatta bir YÖK üyesi asıl cezanın intihal yapanın deşifre edilmesi olduğunu söylüyor. 


Uzun lafın kısası, YÖK bu topa girmek istemiyor. Kanunun değişmesi için bir mücadele vereceklerini de hiç sanmıyorum. Yanılıyor olabilirim. Ancak şu anda elimizdeki tek somut öneri deşifre. Peki, intihal yapanları afişe edelim. Toplantılarda, akademik kurullarda onları yerden yere vuralım. Bu şekilde insan haklarını ya da en basitinden görgü kurallarını çiğnemiş olabiliriz tabii. Eh, o kadarcık olur.


Öğrenciler giremez
Etkin mücadelenin tek yolu uygulanacak cezalar değil muhakkak. Fakat meslekten çıkarma gibi bir kararın, güçlü yaptırımı olduğu da bir gerçek. Kaldı ki intihal konusunda parlak bir sicilimiz olmadığı ortada. İnternette ufak bir arama yapsanız, hiç tahmin etmeyeceğiniz üniversitelerden türlü türlü aşırma haberlerine rastlayabilirsiniz. Yani öyle ipleri gevşek tutacak lüksümüz yok. 


Üstelik başka bir sorun daha var. YÖK’ün öğrenciler için belirlediği disiplin cezaları açık. Kopya çektiler mi uzaklaştırma alıyorlar. Bu durumda öğrencilerimize ne diyeceğiz? “Hocanız intihal yapmış ve şu anda ders veriyor olabilir. Biz onu rezil ederiz, siz merak etmeyin. Ancak sizi derslere maalesef alamıyoruz çünkü kopya çekmişsiniz.” Nasıl? Ya da öğrencilerin cezalarını da hafifletelim. Uzaklaştırma yerine televizyonu yasaklayabilir ya da ağızlarına biber sürebiliriz. 


Ben biberden yanayım. Hem devlet teamüllerine de uygun.
 

30 Aralık 2013

Dr Tansu KÜÇÜKÖNCÜ* - AKADEMİK SAHTEKARLIK GELENEĞİYLE MÜCADELE İHTİMALİ KALMADI MI SAHİDEN !?...

2012 tarihli bir Danıştay üst kurul kararından 1.5 yıl kadar sonra tesadüfen haberdar olduk. Karara göre “akademik sahtekarlıklara idari ceza verilemez”. Karar, ilgili yönetmeliği iptal etmese de benzer konu tekrar önüne gelirse, işlevsiz sayacağını ilan etti ; o vakit fikir değiştirmez ise ! On yıllardır bunu niye yapmadıysa... Garip bir durum ortaya çıktı. Yönetmelik iptal edilmediği için, isteyen uygulayabilir, yerel mahkeme farklı kararlar verebilir, süre kaçıranların itiraz hakkı yanabilir, Danıştay dairesi farklı kararlar verebilir, ve üst kurula gitmeden farklı sonuçlar kesinleşebilir. 

Bilim – teknoloji – üniversite geleneği olmadığı için akademide her tür gariplik yaygın. Hak – hukuk geleneği olmadığı için, o alanda da her tür gariplik yaygın (aynı mahkemenin aynı gün aynı konudaki 2 ayrı davada birkaç dakika arayla tam ters kararlar vermesi gibi, hiçbir yasal dayanağı olmaksızın mağdur edilenler karar verilmesi için 1 yıl, kararın   gönderilmesi için 1 yıl daha bekletilirken,  akademik sahtekarların akşam üzeri mesai bitmek üzereyken aldıkları idari ceza kararını,   ertesi sabah mesainin ilk 1 saatinde iptal ettiren karar çıkartması gibi). 

Akademide maksimum teşvik ve koruma altındaki akademik sahtekarlıklar nedeniyle “nadiren” verilen idari cezalara karşı açılan davalar zaten genelde lehlerine sonuçlanıyordu.

Hatta öyle ki (“İntihal : EseriÇalınana 2.000 TL Ceza”, Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesi Bilim Teknolojieki, 27.Aralık.2013) : 

“Bir yardımcı doçent, bir profesörden 40-50 sayfa çalıntı yapmış. Tabii etik kurula taşınıyor olay ve adama 1 yıl doçentliğe başvurmama cezası veriliyor. Buraya kadar iyi ve normal de, sonrası acaip : hırsızlığı yapan, eserini çaldığı akademisyeni 'itibarını zedeledi, 20.000 TL tazminat istiyorum' diyerek mahkemeye veriyor ! Yerel mahkeme bu başvuruyu haklı buluyor ve 20.000 TL değil ama 2.000 TL tazminata   hükmediyor. Tabii Yargıtay'a taşınan dava bozuluyor ve hırsızlığı yapan hırsızlığı ile kalıyor. Bilim hırsızlarının yüzsüzlüğü nerelere tırmandırdığını gösteren bu olayı okuyunca  şaşırmam mı gerekir bilemedim !” 

İdari açıdan “akademik sahtekarlık gelenekçileri”nin rahatça at koşturabilecekleri, cirit atabilecekleri anlamına gelen kararı, YÖK, ne olduysa, 1.5 yıl kadar sonra üniversitelere gönderdi, ve idari cezaların uygulanmamasını istedi. 

YÖK'ün istekleri rüzgarlara göre olsa da, onlar da kafalarına göre takılsalar da bu konu “canlarına minnet”... 
***

Aslında meydan tamamen boş kalmış DEĞİL ! Uygulamasına pek, hatta belki de hiç raslanmasa da “akademik sahtekarlıklar”a da “akademik sahtekarlıklar”ın örtbas edilmesine de adli yaptırım kapısı gayet açık, hem de sonuna kadar ; Türk Ceza Kanunu'ndaki ilgili yasa maddelerini hatırlatalım :

   DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Kamu Güvenine Karşı Suçlar
.....
Resmî belgede sahtecilik 
 MADDE 204. - 
 --> (1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, 
 iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
 --> (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, 
 gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya 
 --> sahte resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi 
 üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
 --> (3) Resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan   belge niteliğinde olması hâlinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.
Resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek 
 MADDE 205. - 
(1) Gerçek bir resmî belgeyi bozan, yok eden veya gizleyen kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesi  hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
Resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan 
  MADDE 206. - 
 --> (1) Bir resmî belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda   bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. ”
Dolandırıcılık 
 MADDE 157. - 
 (1) Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye 
 bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir." 
 Nitelikli dolandırıcılık 
 MADDE 158. - 
 --> (1) Dolandırıcılık suçunun; 
 .... 
 --> d) Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasî parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle, 
 --> e) Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak,
....
--> İşlenmesi hâlinde, 
 --> iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.
(2) Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak, başkasından menfaat temin eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. ”
 Suç işlemek amacıyla örgüt kurma 
 MADDE 220. - 
 (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün  yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye  elverişli olması hâlinde,
--> iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Ancak,
--> örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. 
 (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar,
--> bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
 ....
(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.
--> (5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı  ayrıca fail olarak cezalandırılır. 
 --> (6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak  suçundan dolayı cezalandırılır. 
 --> (7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek    yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.
.... ”
“ DÖRDÜNCÜ KISIM
Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar 
 ....
İrtikâp 
 MADDE 250. - 
 (1) Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya  bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu görevlisi, 
 --> beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.  
(2) Görevinin sağladığı güveni kötüye kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği hileli davranışlarla,  kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu
            yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi ikna eden kamu görevlisi,
            --> üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
 (3) İkinci fıkrada tanımlanan suçun kişinin hatasından yararlanarak işlenmiş olması hâlinde,   bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Denetim görevinin ihmali 
 MADDE 251. - 
(1) Zimmet veya irtikâp suçunun işlenmesine kasten göz yuman denetimle  yükümlü kamu görevlisi, işlenen suçun müşterek faili olarak sorumlu tutulur.
 (2) Denetim görevini ihmal ederek, zimmet veya irtikâp suçunun işlenmesine imkân sağlayan kamu görevlisi, üç aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
.... 
Görevi kötüye kullanma 
 MADDE 257. -
(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da  kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da  kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi,
            birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
....
Kamu görevinin usulsüz olarak üstlenilmesi 
 MADDE 262. - 
 (1) Bir kamu görevini, kanun ve nizamlara aykırı olarak yerine getirmeye teşebbüs eden  veya terk emri kendisine bildirilmiş olduğu hâlde görevi sürdüren kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir. ” 
 *** 
Akademiden bahsederken, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu'nun “Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim -Yasal Çerçeve ve Uygulamalar-” konulu “Denetleme Raporu”nu (Tarih : 14 /12/ 2009 , Sayı: 2009 / 8) illa ki hatırla(t)mak gerekiyor: 
 
“- Soyut ve genel nitelikte olmayan; kişi veya olay belirtilen ve ciddi bulgu ve belgelere dayanan ihbar veya şikâyetler hakkında soruşturma açılmamasına yönelik Başkanlık Kararları ve sair idari yöntemlerle ihbar ve şikâyetlerin sonuçsuz bırakılarak sonucundan şikâyetçilere bilgi verilmemesi ve bu suretle - 2547 sayılı Kanunun 53/c maddesi uyarınca ilk soruşturma açılmadan ihbar ve şikâyetlerin sonuçlandırılması nedeniyle- bunlar hakkında verilecek muhtemel men-i muhakeme kararlarının Danıştayca kendiliğinden yapılacak incelemenin veya şikâyetçilerin dava açma imkânının sistematik olarak engellenmiş olması 

 
- soyut ve genel nitelikte olmayan, kişi veya olay belirtilen ve ciddi bulgu ve belgelere dayanan ihbar veya şikâyetlerin; Başkanlık Kararları uygulaması ile doğrudan doğruya veya yürütülen bir takım idari bilgi alma mekanizmalarıyla elde edilen verilerle yetinilerek "soruşturma açılmasına gerek olmadığına” karar verilip sonuçsuz bırakılması, 


- ihbar ve şikâyetler hakkında YÖK Genel Kurulu, YÖK Başkanları ve üniversite rektörlerinin hukuka aykırı uygulamaları Anayasa ile öngörülen denetim olgusunun tamamıyla işlevselliğini yitirmesine yol açması 

 
- İhbar ve şikâyetlerle ilgili olarak “soruşturma açılmasına gerek görülmemiştir” şeklinde yürütülen yöntem ve uygulamanın; cari bir usul hâline gelmesi ve hukuka aykırı bir biçimde kullanılması, ihbar ve şikâyet müessesesinin işlevselliğini yitirmesine yol açması 


- ihbar ve şikâyetlerin değerlendirilmesinde yeterli etkinlik sağlanamadığı gibi söz konusu ihbar ve şikâyetlerin sonucunda verilen soruşturma açılmamasına ilişkin kararların da yargı denetiminden uzaklaştırılması ve bu çerçevede hesap verilebilirlikten uzak bir çalışma yönteminin, her seviyede YÖK’e hakim olması. Soruşturmaların hukuka aykırı sonlandırılması ve çeşitli sahtecilik fiilleri yaygınlaşması 

 
- Rektörler hakkındaki ihbar ve şikâyetler ile ilgili olarak 2547 sayılı Kanun uyarınca ilk soruşturma açmak veya ihtiyaç duyulması hâlinde Yükseköğretim Denetleme Kuruluna inceleme yaptırmak yerine, genellikle “işleme koymama” mahiyetinde tutum ve davranışlar ve idari tasarruflarda bulunulmasının yaygın bir şekilde kullanılması, 


- Cumhuriyet Savcılıkları tarafından 2547 sayılı Kanunun 53/c maddesinde öngörülen ceza soruşturma usulünün uygulanması için YÖK’e gönderilen görevsizlik kararları ve yazılarla ilgili olarak anılan Kanun hükümlerinin tatbik edilmesi gerekirken, -çoğu durumda Yönetmeliğe aykırı olarak Yükseköğretim Denetleme Kuruluna soruşturma veya incelemeye sevk edilmeksizin- söz konusu karar ve yazıların şikâyet edilen üniversite rektörüne gönderilmesi ve rektörün cevabi yazısı esas alınarak “soruşturmaya mahal bulunmadığı” şeklinde Başkanlık Kararları ihdas edilmesi, 

 
- Sayıştay, Maliye Bakanlığı ve Kamu İhale Kurumundan somut, kişi veya olay belirtilen ve ciddi bulgu ve belgelere dayanan suç duyuruları ve soruşturma açılması talepleri üzerine doğrudan 2547 sayılı Kanunun 53/c maddesine göre soruşturma açılması yoluna gidilmeyerek taleplerin sürüncemede bırakılması veya söz konusu yazıların şikâyet edilen üniversite rektörlerine gönderilmesi ve rektörlerin yeterli açıklama getirmeyen cevabi yazılarının da bahsi geçen kurumlara gönderilmesiyle yetinilmesi ve ısrarla ilk soruşturmanın açılmasından imtina edilmesi, 


- bazı durumlarda, somut, kişi veya olay belirtilen ve ciddi bulgu ve belgelere dayanan suç duyuruları ve soruşturma açılması talepleri üzerine doğrudan 2547 sayılı Kanunun 53/c maddesi uyarınca ilk soruşturmaya başlanılması gerekir iken konunun Yükseköğretim Denetleme Kuruluna “inceleme” görevi olarak verilmesi, - bazı durumlarda, Yükseköğretim Denetleme Kurulunca düzenlenen; denetim standartları açısından önemli eksiklik ve hatalar içeren ve soruşturma açılmasına gerek bulunmadığına hükmedilen inceleme raporlarına istinaden YÖK Başkanlarınca soruşturma açılmamasına karar verilmesi, 

 
- Yükseköğretim Denetleme Kurulunca yazılan Raporlarda soruşturma açılması istenilen az sayıdaki durumlarda dahi raporda varılan sonucu değiştirecek nitelikte herhangi bir kanıt bulunmaksızın/gösterilmeksizin hukuka aykırı bir biçimde YÖK Başkanlarınca soruşturma açılmasına gerek olmadığına dair kararlar verilmesi Muhbir ve şikâyetçinin kimliği gizlenmeksizin, ihbar ve şikâyet konusu iddiaların idari araştırma kapsamında haklarında ihbar ve şikâyette bulunulan kişilere/rektörlere/üniversitelere gönderilmesi suretiyle muhbir ve şikâyetçilerin kimlik bilgilerinin ifşa edilmesi biçiminde hukuka aykırı işlemler yapılması, 


- İhbar ve şikâyetler sonucunda alınan “soruşturma açılmamasına yönelik” Başkanlık Kararları ya da hıfza kaldırma kararlarının; muhbir ve müştekiler ile Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilmeyerek sadece dosyasında muhafaza edilmesi suretiyle itiraz ve dava açma hakkının ortadan kaldırılmasına yol açan hukuka aykırı idari işlemlerde bulunulması, yükseköğretim alanının yolsuzluk ve usulsüzlüğün önlenememesine / artmasına elverişli bir “çevre” hâline gelmesi ” 
Akademi, bu kadar karanlık hale nasıl getirilebildi ? : “Memur dokunulmazlığı” sayesinde ;  “Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvafakat”, 40 kadar ülkede ve 40 kadar ABD eyaletinde çıkartılan bu konudaki yasalar ile ülkemizin en büyük uluslararası sorunu olan “Büyük Sürgün”den 2 ay önce Osmanlı İmparatorluğu'nu 1. dünya savaşına sokan ve milyonlarca can kaybı ile imparatorluğun resmen sona ermesine neden olan cunta hükümetince hazırlandı, 17.Şubat.1915'te kanul edildi, 09.Mart.1915'te resmi gazetede yayınlandı. 04.Aralık.1999'a dek aynen kullanıldı. Karanlıklar ile milyonların insan hakları arasındaki delinmez zırh oldu. Günümüzde 4 milyon kişi bu zırhın arkasındadır. Ergenekon ve Balyoz davalarında bu zırh, 90+ yıl sonra ilk kez delinebildi. 
 ***
Bir yanda akademide dokunulmaz akademik sahtekarlar saltanat sürerken, diğer yanda dokunulmazlık zırhı zayıf, yargılanmasına izin verilmiş “gariban” sayılabilecek bir memur hakkındaki bir mahkeme kararı ile bitirelim (çok korktuğu için detayları gizleyerek) : 
“Dava konusu (2012) : muhtarın bir işlem için aldığı 5 TL'nin üzerini 1.85 Tl eksik iade ettiği iddiası 
 Suç : görevi kötüye kullanmak 
 Belge : yok 
 Tanık : yok 
 Dayanak : şikayetçi ve şikayetli beyanları 
 Karar (sulh ceza mahkemesi ; kesinleşti : 2013) :
1.a. Sanığın görevi kötüye kullanma suçunu işlediği ... subuta erdiğinden, .... TCK.nun  57/1. maddesi uyarınca .... takdiren ALTI AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,  
1.b. .... 1/6 indirim yapılarak ALTI AY HAPİS CEZASI İLE   CEZALANDIRILMASINA,
1.c. Sanığın mahkum olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar ....sürekli, süreli veya geçici kamu görevinin üstlenilmesinden, seçme ve seçilme ehliyetinden  ve diğer siyasi hakları kullanmaktan,  velayet hakkından, vesayet veya kayyumluğa kayyumluğa ait hizmetleri yapmaktan, vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya  denetçisi olmaktan,  bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi meslek ve sanatı kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra  etmekten YOKSUN BIRAKILMASINA ; ancak .... koşullu salıverme tarihinden itibaren kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyumluk yetkileri açısından yasaklamanın    kaldırılmasına,
 1.d. .... sanığın duruşmadaki davranışları gözönünde bulundurularak yeniden suç          işlemeyeceği hususunda mahkememizce kanaata varıldığından .... HÜKMÜN   AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASINA,
 1.e. .... sanığın 5 YIL DENETİM SÜRESİNE TABİ TUTULMASINA, DENETİM   SÜRESİNİN TAKDİREN HERHANGİ BİR HÜKÜMLÜLÜK BELİRLENMEDEN     GEÇİRİLMESİNE,
 1.f. .... denetim süresi içerisinde kasten yeniden bir suç işlenmediği takdirde açıklanması  geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak davanın DÜŞMESİNE,
 1.g. .... denetim süresi içerisinde kasten yeniden bir suç işlenmesi halinde açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanacağı hususunun ihtaratına, (ihtar edildi), 
 2. Yargılama giderlerini oluşturan 2 tebligat gideri 14 TL'nin sanıktan tahsiline, dair, sanığın ve katılanın yüzüne karşı, .... verilen karar açıkça okunup anlatıldı. ”
Bir akademik sahtekarın, akademik sahtekarlıkla tek bir seferde elde ettiği haksız kazancın (proje, danışmanlık, yöneticilik, rüşvet, vd) milyonlarca TL – usd – euro olabildiğini, ve bunların hep örtbas edildiğini özellikle belirtelim !...
Ülkenin  hiçbir yerinde (akademik işe girme – yükselme, akademik projeler) akademik denetimin neredeyse hiç olmadığını, olma ihtimali belirdiğinde “akademik sahtekarlık gelenekçileri”nce tehdit olarak algılandığını ve anında var güçleriyle saldırarak kökten yok etmek için ellerinden geleni artlarına koymadıklarını, kötülüklerinin sınırı olmadığını, ve tahminlerin çok ötesinde kalabalık ve karanlık – tehlikeli olduklarını, karşıt gözükenlerin akademik sahtekarlıkta kanka olduklarını ekleyelim !...

Nasıl ama !?...
***
* Dr. Tansu KÜÇÜKÖNCÜ: ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği mezunudur, ODTÜ Felsefe'de yüksek lisans yaptı, ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği'nden resmi kayıtlı olarak 10 yüksek lisans - doktora dersi aldı, Ankara İstatistik'te doktora yaptı. Bilişsel bilim (= cognitive science ; insan aklının işleyişini anlamaya yönelik) konularında (özellikle görme, işitme, konuşma, algılama, düşünme - akıl yürütme) çalışmaktadır. 28 Şubat 1997 darbesi mağduru akademisyendir ; 2001 başından beri “akademik sahtekârlık gelenekçileri” ne karşı insan hakları mücadelesi vermektedir.

DOKTORA TEZİ YAZIM KILAVUZU  (Hazırlayan : Dr. Tansu Küçüköncü)

Etiketler

A. Murat Eren (14) AdaManşet (1) Adnan Atalay (1) AFRİKA Gazetesi (1) AGOS (1) Ahmet Yıldırım (6) AİHM (1) AKADEMİ TAKİP (1) Ali Demir (2) Ali Rıza Taşkale (1) Almanya (6) Alper Hançerlioğlu (1) ANAKARDER (1) Anayurt (1) Annette Schavan (4) AntalyanınHaberi (1) Ayşe Başel (2) Ayşe Kora (1) Ayşe Çavdar (1) Azem Haslaman (1) Baro Dergisi (1) BASIN AÇIKLAMASI (2) Baybars Külebi (1) Bayram Kaya (1) BBC Türkçe (3) Belgeler (5) BİA (1) BİANET (1) Bilge Can Yıldız (1) BİLGİ ÇAĞI (1) Bilim Akademisi (1) Bilim Güncesi (1) Bilim ve Ütopya (1) Bilkent Asistan (1) BirGün (3) Burak Cop (1) Burak İzgi (1) Can Ender Gökçe (1) CBT (30) Cezalar (1) Cumhuriyet (1) Cüneyt Ülsever (2) D. Çiğdem Sever (1) Debora Weber-Wulff (1) Derviş Doğan (2) Diederik Stapel (1) Dilek Gedik (1) Doç. Dr. Burhanettin Kaya (1) Doç. Dr. Doğan Yücel (1) Doç. Dr. Erkan Yüksel (1) Doç. Dr. Hakan Mıhcı (1) Doç. Dr. Kudret Özersay (1) Doç. Dr. Selçuk Can (2) Dr. A. Murat Eren (8) Dr. Ali Oğuz Er (1) Dr. Hakan Özdener (2) Dr. Kaan Öztürk (9) Dr. Nihal Engin Vrana (2) Dr. R Serpkenci (1) Dr. Tansu Küçüköncü (3) Dr. Umut Özkaleli (2) Dr. Çağrı Yalgın (1) Dr. Ömer Gökçümen (2) Dr. Ömür Yılmaz (2) Dr. Şükran Gölbaşı (1) Ege Üniversitesi (3) El Naschie vakası (1) EMO (1) Emrah Göker (2) Emre Can Dağlıoğlu (1) Emre Sevinç (1) Enis Meriç (2) Ercüment Tunçalp (1) Erdal İzgi (1) Erdem Ergen (1) Ergün Kasap (4) Ertan Keskinsoy - 2006 (1) Eğitim Sen (1) feyerabend (1) Fikir Ağacı (1) GATA (2) Gazete soL (5) Güncel Anestezi (1) Gündem Kıbrıs (1) Güngör Mengi - 2005 (1) H.İbrahim Dursun (1) Haberler (101) HABERTÜRK (9) Hakan Hastaoğlu (1) Hakan Çırak (1) Halil İ. Dursun (3) Harun Kemal Öztürk (1) Havadis Gazetesi (2) Hayriye Mengüç (1) Haşmet Babaoğlu (1) HUDUT Gazetesi (1) Hürriyet (1) Hüseyin Ekmekçi (1) İhsan Doğramacı (1) İrfan O. Hatipoğlu (1) İTÜ (3) İzzet Özgenç (5) Işıl Öz (4) Kaan Doğan Erdoğan (1) Kadir Boğaç Kunt (1) Kamuoyuna Duyuru (1) Kıbrıs Onlıne (1) KKTC (12) Macaristan (4) Mahmut Lıcalı (2) Matematik Dünyası (1) Medimagazin (5) Melih Aşık (1) Melis Alphan (1) meren (5) Metin Münir (10) Metin Özdemir (1) Milliyet (2) Mine G. Kırıkkanat (1) Muhalefet Şerhi (1) Murat Bardakçı (9) Murat Belge (1) Mustafa Gündoğan (1) Mustafa Helvacı (10) Mümtazer Türköne (1) Mürsel Sezen (1) Nature (1) Nedim Erinç (1) Neşe Doster (1) Neşeli Beyin (1) Nihat Halıcı (1) NTV (5) NTV BİLİM (2) ntvmsnbc (1) Nuran Çakmakçı (4) Nurettin Öztatar (2) Nuriye Akman (1) ODA TV (1) OdaTv (2) ODTÜ (6) ODTÜ-OED (1) OMU (3) Onur Erem (1) Orhan Bursalı (9) Oğuzhan (1) Pal Schmitt (3) Pamukkale Üniversitesi (1) Paul Wouters (1) Pelin Batu (1) Prof. Dr. Ahmet İnam (1) Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta (1) Prof. Dr. Ali Akdemir (1) Prof. Dr. Ali Alpar (1) Prof. Dr. Alpar Sevgen (1) Prof. Dr. Altan Onat (2) Prof. Dr. Ayşe Erzan (4) Prof. Dr. Bahattin Baysal (2) Prof. Dr. Baki Akkuş (1) Prof. Dr. Celal Şengör (2) Prof. Dr. Engin Meriç (1) Prof. Dr. Eser Karakaş (1) Prof. Dr. Fatih Özatay (1) Prof. Dr. Fatma Suna Kıraç (1) Prof. Dr. Fulya Tanyeri (1) Prof. Dr. Güneş Uçar (1) Prof. Dr. Hakan S. Orer (1) Prof. Dr. Hakkı Kahraman (1) Prof. Dr. Haldun Güner (1) Prof. Dr. Haluk Geray (1) Prof. Dr. Haluk Şahin (1) Prof. Dr. Hasan Yazıcı (2) Prof. Dr. Hüseyin Akan (1) Prof. Dr. İ. Halûk Gökçora (1) Prof. Dr. İlker Birbil (1) Prof. Dr. İlter Turan (1) Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın (1) Prof. Dr. İzge Günal (1) Prof. Dr. İzzettin Önder (1) Prof. Dr. Kayhan Kantarlı (11) Prof. Dr. Kor Yereli (1) Prof. Dr. Kurtuluş Töreci (3) Prof. Dr. Levent Doğancı (5) Prof. Dr. Levent Sevgi (3) Prof. Dr. Mehmet Altan (2) Prof. Dr. Metin Balcı (4) Prof. Dr. Mustafa Bekir Selçuk (1) Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu (1) Prof. Dr. Orhan Gölbaşı (1) Prof. Dr. Osman Demircan (1) Prof. Dr. Osman İnci (2) Prof. Dr. Ramazan Aşcı (1) Prof. Dr. Rıdvan Karluk (16) Prof. Dr. Rıfat Okçabol (1) Prof. Dr. Selçuk Candansayar (1) Prof. Dr. Suat Çağlayan (1) Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu (1) Prof. Dr. Tahsin Yeşildere (2) Prof. Dr. Taner Özbenli (1) Prof. Dr. Toktamış Ateş (1) Prof. Dr. Türker Alkan (1) Prof. Dr. Ural Akbulut (2) Prof. Dr. Uğur Eser (1) Prof. Dr. Yusuf Altıntaş (1) Prof. Dr. Çetin Kaya Koç (1) Prof. Dr. Özer Bekaroğlu (1) RADİKAL (3) Rahim Er (1) Romanya (1) Rusya (1) Röportaj (1) SABAH (1) SabitFikir (1) Sefa Kaplan (1) Selma Kasap (1) Semuhi Sinanoğlu (1) Serdar Hiçdurmaz (1) Serkan Anılır (5) Seval Çetin (1) soL-Bilim (2) soL-Haber (4) StarKIBRIS (1) subjektif.org (4) T24 (5) TAD (1) Taraf (1) Togan Kafesoğlu (1) Toplumsal Cinsiyet ve Azınlıklar Enstitüsü (2) Tufan Erhürman (1) TÜBA (2) TÜBAV (1) TÜBİTAK (1) Tülay Sağlam (1) Türk Tabipleri Birliği (1) Türkiye Gazetesi (1) TürkRus (1) UKÜ (1) Umur Talu (1) Umut Newbury (1) UOUD (1) WASET (3) Y. Doç. Dr. Kaan Öztürk (12) Y. Doç. Dr. Aytekin Aydemir (1) Y. Doç. Dr. Fatih Bayraktar (1) Y. Doç. Dr. Fatih Gürsul (1) Y. Doç. Dr. Nevzat Artuç (1) Y. Doç. Dr. Raşit Bilgin (1) Y. Doç. Dr. Serhan Ada (1) Y. Doç. Dr. Özgür Öktel (1) Yahya Fidan (3) Yakalanırsınız (1) Yalçın Doğan (1) Yargıtay Kararı (1) Yarınlar (3) Yeni Düzen (1) YeniHayat (1) Yorumlar (101) YÖDAK (7) YÖK (9) Zaman (3) Zeynep Şarlak (1) Ziya B. Güvenç (1) Ziya Güvenç (3) Zülfü Livaneli (2) ÇOMÜ (1) Ömer Dinçer (3) ÖSYM (1) Özgür Aydın (1) Üniversite Konseyleri Derneği (1) ŞALOM (1) Şükrü Bülent Türtat (1)
....
.
.
.

İZLEYENLER